Merih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2012 Cuma

karmaşık

Gece serin. Püfür püfür... Bütün gün güneş altındaydım, şimdi gözledim yanıyor, üşüyorum.
Kulağımda dalga sesleri, ağustos böcekleri... Huzurluyum.
O'nu çok özledim, huzursuzum...

Burda kalsam ya biraz daha, bütün yaz... Her sabah yeni bir huzura uyansam, geceleri dalga sesleriyle uyusam.
...
O'nsuz olmaz ama, O da burada olsa. Eksik kalmasam, tamamlansam.

Muguet.

18 Nisan 2012 Çarşamba

hikayemin kahramanı... iyi ki varsın!

Ben 5 yıl önce aşık oldum!

Öncesi yok. Öyle bir duygu yok. Her şey var, ama ona aşk diyeceksem öncesinde aşk yok. O zamana kadar hayatıma kimseyi sokmamışken bir anda aşk neyle tarif edildiyse hepsini yaşadım. Dünyanın durması, nefessiz kalmak, mutluluktan ağlamak, bir anda mutsuz olup yine ağlamak. Salaklaşmak, durup dururken heyecanlanmak, onun fotoğrafıyla yaşamak, plan yapmak...
Ben çünkü bundan 5 yıl önce aşık ilk kez aşık oldum.

Vakti gelmemişti ki, bir ilişkiye dönmedi. Sonraki 2 yıl, her hoşlandığım kişi için hayali bir kritere dönüştü. Kimseye de izin vermedi :)

--

Ben hep 'O'nu beklemiştim o zamana kadar. O kadar biliyordum ki geliceğini, karşılaştığımda anlayacaktım nasılsa. 'O' gelene kadar beklerdim, nolucak ki. Hayatıma biri girecekse sadece 'O' olsundu. E tamam, işte şimdi karşımdaydı, emindim de aslında, ama ben bundan 5 yıl önce cesaretsizdim.

--

Cesaretsizdim.
Ve insan 3 kez gördüğü, tanımadığı birine nasıl aşık olur! dedim. Kendimi mi kandırdım? Sanmışım. Ben geri kalan 2 yıl, onu sildim sanmışım aklımdan.
 
Bir anda bütün hücrelerimden fırlayana dek...
Vaktin geldiği güne dek...
Hayatımda biri olacaksa Merih olacak dediğim güne dek...

--

Hayatında aldığın en doğru karar ne diye sorsalar ya da hayatının dönüm noktası, en kritik gün... Hepsine, hiç düşünmeden o günü söylerim. Vaktin geldiğini her hücremde hissettiğim günü.

Ama en önemlisi beni yanıltmadığı için O'na teşekkür ederim. Yıllarca beklediğim kişi olduğu için, beni bu kadar sevdiği için, böylesine sevebildiğimi gösterdiği için, hayallerimdekinden daha fazlası ve benim hikayemdeki Mr. Darcy olduğu için...
...

3 yıldır her şeyimdin sevgilim, geri kalan her anımızda da birlikte olmak dileğiyle...

Muguet.

21 Eylül 2010 Salı

mars'a aşık venüs

Hiçbir şeye tutkun yok demişti bana ya da benzer bir şey.

Oysa yaptığım her şey tutkuluydu benim.

İzlediğim dizi, dinlediğim şarkı, okuduğum kitap, gittiğim yer, gördüğüm şey... Sevdiğim her şey ayrı bir gerçeklikti benim için ve ben de o gerçekliğin bir parçası... Hiç vakit kaybetmeden o gerçekliğin bir parçası olurdum.
Sürekli kullandığım şalım, parmağımdan çıkarmadığım yüzüğüm, yaptığım, kullandığım her neyse işte, bana ait olan herhangi bir şey bana bir şekilde tutku yolunu açardı.

Ama O “tutkun yok” demişti.

Haklıymış… Çünkü meğer bende var olan bütün tutkular ona akmış. Hepsinden kısılmış biraz. Hayatımın tutku öznesi O olmuş benim. Meğer artık O’ndan bir şey bulabiliyorsam zevk alıyormuşum ne yapıyorsam.

Hayatımın tutku öznesi…

Meğer Mars’a aşık Venüs olmuşum ben hiç fark etmeden.

14 Eylül 2010 Salı

yazlık hatırası

Bay Balbay’ın da eklenmesiyle 6 kişi olarak gittik Manastır’a… Stresli yapımın el verdiği oranda sakin kalmaya çalıştım ama birbirinden bağımsız insanları bir araya toplamanın dezavantajları konusunda da gayet tecrübe kazandım.

Neyse uyumsuzluktan ya da uyumsuzluğu yaratanlardan bahsetmiyicem. O kısımlar hep olur. Güzel anlar çoğunlukta kalsın hafızamda istiyorum. Zira koyların denizi yine mükemmeldi. Manastırım’da evimin kıyısında giremedik hiç denize ama olsun, gittiğimiz gece, karanlığın ortasında bile saydam haliyle kumunun inceliklerini gösterdi ya bana… Valla seviyorum orayı:)

Sevgilim bayıldı gittiğimiz koylardaki denize, çok sevindim. Çok önemliydi benim için. Ölü denizin bir eşi olarak anlatmıştım O’na orayı, öyle de gördü. Manzara tam güneşin batışı içindi ama bir akşam bile izleyemedik. Her gün “bu akşam güneşin batışını izleyelim” diyerek hem de.

Yunusları anlatıp dururdum, “eğer iyi çocuk olursanız açıklardan hop hop atlayıp geçtiklerini görebilirsiniz” diye. Ama 18 yıldır her yaz gidiyorum, bu sefer gördüğüm gösteriyi hiç birinde görmemiştim. Geçip gitmediler, şölen sundular resmen bize, oldukları yerde metrelerce atlayıp zıplayarak. Ne tür bir oyundu bilmiyorum ama gösterileri için teşekkür ediyorum. : )

Akşamları fırtına koparken rüzgar almayan verandamızda keyif yaptık, ki eve tıkılı kalmaktan çok korkuyordum. Barbekü de anlatıp anlatıp yakamadığım mangaldan (yaktım da çabuk söndü) ve sonrasında içeride tavada kızarttığımız etlerden bahsetmeyelim bence. Doyduk ya çok şükür, gerisi boş:p
Şeyden de bahsetmeyelim, hani kırk yılda bi merkeze indik gece, sahilden daha içerilere doğru bir mekana gidicektik de ben yaklaşık 40 dakika yürüttüm ama bi türlü bulamadım orayı. Hani bütün adayı gezsen zaten ne kadar sürer denilebilecek bir şuursuzluğu… Boşverelim. Ama hala nasıl bulamadım anlamıyorum:p

Daha minik minik bir sürü keyif aldığım şey var böyle ama kısaca gayet keyifliydi benim için. Keyifsiz tüm ayrıntıları siliyor beynim.

Sonuç olarak yıllardır hala aynı fikirdeyim. Orada, Manastırım'da koloni içinde yaşamalıyım ben. Sevdiklerimle birlikte komün olarak yaşayalım işte, ne güzel olur. Ölürüm heralde mutluluktan:p

5 Eylül 2010 Pazar

ordan burdan...

- Akşamın bi saatinde gökten inen U2 bileti kendimi garip hissetmeme neden oldu. Hiç aklımda bile yokken bi anda beynimde "işten kaçta çıkmalıyım?", "yağmur yağar mı acaba, ayakkabı konusunu naapsam ki?", "ufff kıyafetimi hangi arada değiştirsem?", "anaaaa ben yarın U2 konserinde miyim şimdi:s" şeklinde cümleler dolanmaya başladı.

- Bayramda Manastır'da olucam. Sevgili Merve, Aslı, Adamım Dinçer. ve O'nunla.
Merve ve Aslı'yla geleneksel Manastır tatilimizi bu yıl ancak bayramda yapabilicez. Muhtemelen Merve bizi sabahın köründe "hadiiii bayram sabahı bugün giyinin kahvaltıya geliinnn!!!" diye uyandırıcak ama biz yine de pijamalarımızla ve uykulu asık suratlarımızla mızmızlanarak verandaya geçicez.
Onlarla Manastırım'da olmayı seviyorum.
Ama bu kadar mutlu ve heyecanlı olmamım bi sebebi de O'nun Manastırla tanışacak olması. Evimi, denizimi, verandadan izlenen güneşin batışını görecek olması. Çok heyecanlıyım. En küçük bir aksilik çıkmasını istemiyorum. Ama kafama bu kadar takmak da istemiyorum. İstemediğim ot burnumda bitmesin, sakındığım gözüme çöpler batmasın diye.

- Ve ilk aksilik. Hava neden böylesin??? Hani yılların Manastır'ındaki eylül huzuru? Hava böyle giderse evden çıkamıyıcaz ki...
Yıllardır herkese anlatır dururum. Manastır'ın en güzel denizi, en dingin havası eylül ayındadır diye. Güneş şağlıklı yakar, gündüzleri ideal sıcaklıkta olan hava akşamları serindir, denizi göl kadar düz, su kadar şeffaf ve berraktır. Yüzerken kendi dalganı yaratırsın.

Ama bu defa öyle olmayacak gibi. Ağustosun son 15 gün fırtınası bu defa eylüle rastladı diye korkuyorum açıkçası. Bütün bir yaz, her gittiğim haftasonu bana şölen sunmuş olan Manastır rica ediyorum beni yüz üstü bırakma! Yoksa nispet yaparcasına O'na gönderdiğim mesajlar bi yerlerimde patlayacak.

- Bu hafta iki buçuk gün çalışacak olmamız ne kadar enfes bir şey.

- Pazar günü referandum var. Esefle kınıyorum referandumu Bayram haftasına alan zihniyeti.
Oy kullanabilmek için Pazar sabahı ek sefer konulması konusunda İDO'ya yalvarışlarım dikkate alındı mı acaba? Mailime verdikleri alakasız cevaptan hemen bir gün sonra, 12 Eylül sabahının körüne ek sefer koymuşlar. Vur dedik öldürdüler gerçi. Ben onlara öğleden hemen önce sefer koymalarının yeterli olacağını belirtmiştim oysa ki...

- Zar zor odamı topladım birazcık. Yarın akşam eve dönmiyicem ve sadece tek bir akşamım kalmış olacak eşyalarımı hazırlamak için. Bari bugün kendime biraz bakım yapsaydım.

Bakım derken aklına öyle bakım gibi bakım gelmesin ama. Benim dediğim en azından kazma gibi olmuş el tırnaklarımı kesmek. Ne biliyim hani işe falan gidicem en azından bi oje süriyim de paspallığımı bi nebze azaltıyım falan.

- İşimin dibinde oturmak istiyorum. Sabah 9'da başlayan iş için, 7'de servise binmek dolayısıyla da 6 çeyrekte kalkmak istemiyorum.
Herkes 9-9 çeyrek arası işte olurken sabahın en geç 8.15'inde işte olmak da istemiyorum. Mümkünse sabah en azından 8'e kadar uyumak niyetim. Allah'ım şu kadir gecesinde bu dileğimi kabul eyle nolursun!!!

Amin diyerek bu postu da burda bitirmek istiyorum efenim.

3 Eylül 2010 Cuma

aşk mı beni salak eden?

Korkuyorum da...

Çok bağlandım ona. Yanımda olmadığı her an özlüyorum, onsuz hiçbir şeyin önemi kalmıyor, nefes alamıyorum ya onsuz… İşte korkuyorum da.
Sevgi bunaltır mı insanı?
Ya bunaltırsa? Ya bir gün “Yeter! Boğuluyorum! Rahat bırak beni, nefes alamıyorum.” derse. Sınırlar olursa aramızda diye?
Sınırlardan korkuyorum. Benden uzaklaşmasından, bana sarılmak değil de ona sarılmamdan kaçmak istemesinden.
Hayatını bloke ettiğimi düşünürse diye ödüm kopuyor.

Hepsinden korktum. Kendime yavaşla dedim. Ama durdu bir anda her şey. Koptum gittim. Uzaklaştım. Ondan değil. Kendimden. Özlemime sınır çekmek o kadar koydu ki bana cezasını ona kestim.

Aşağıdaki tavrım biraz da bundandı. O da özlesin istedim sanırım beni. Benim hissettiğim gibi. Umutsuz özlesin istedim. Taa içinde hissetsin.
Ama beceremedim. Onu kırmaktan başka neye yaradı? Ya da kendimi küçük düşürmekten.
Ne hissettiğini bilmiyorum şu an. Ama hedeflediğim duygu olmadığı kesin.

En çok da neyden utandım biliyor musun; “hastanedeyim, kuzenim hastanede” dediğinde, ne zamandır diye soran bana “3 gündür” diye cevap verdi ya, yerin dibindeydim işte o an.

Aferin bana.
Özlemim, sevgim onu boğar mı bilmiyorum ama salaklığımın ve şımarıklığımın bıktırmaması için dua etmem gerek galiba…

özlemenin kısır döngüsü

Zehir ettim.

Ailesinin yanında geçireceği bir haftayı ona zehir ettim. Burda geçirdiğim her dakikayı da kendime.

O kadar özledim ki onu. O kadar özlüyorum ki. Her mutlu olabileceğim andan sonra aklıma ona duyduğum özlem geldiğinde, gözlerimin dolmasıyla dibe vuruyorum ama. Akşamlarım ağlamakla ya da dokunsan ağlayacak bir ruh haliyle geçiyor.
Sonra ona “özlüyorum” diyorum. Onu, yanında olmayı, ona dokunmayı, onu izlemeyi, susmayı, onunla gülmeyi, yanında hiçbir şey yapmamayı bile özlüyorum. Ama anlamıyor beni, fark ediyorum. Onun özlemesi benimkinden farklu çünkü, çok farklı. Normal olan onunki biliyorum. Özlemek hayatını ele geçirmemeli insanın. Anlıyorum. Farklısını beklemiyorum. Fazlasını da.

Beklemiyorum diyorum. Ama sonra anlıyorum ki bekliyorumuş gibi davranıyorum. Ona özlüyorum dediğimde bana aynı yoğunlukta cevap vermediği için, hatta sadece, ben ağlayarak mesaj atarken, mesajı yazarkenki beni görmediğinden normal bir özlem mesajıyla yanıt verdiği için ve hatta belki de sadece mesajının sonuna bir gülücük koyduğu için onu suçluyorum. Ben ağlarken o güldüğü için.

Ama nasıl suçlama… 3 gecedir sanki onu tanımıyomuş gibi davranmama neden oluyor. Ondan nefret ediyormuşum gibi. İnanılmaz soğuk. İnanılmaz mesafeli. Bana inanılmaz acı veren bir tavırla… Her soğuk konuşmamda, her uzak mesajımda bir adım daha gömülüyorum içimdeki özleme. Daha bir yaklaşıyorum mutsuzluğuma. Sonra kurtulamıyorum. Örümcek ağlarının yapışkanlığı gibi sarılıyor her yanım. Battıkça daha çok batıyorum soğuk tavrıma…

Her şeyin farkında olarak ama bir türlü geri adım atamayarak.

Zehir ettim tatilini. Utanıyorum. “Özledim çok… Ondan..” diyemem ki. Derim, diyorum da. Ama yetmiyor. Ben kendimden utanıyorm. O benden, bu tavrımdan bıkarsa diye korkmam boşuna mı?

27 Ağustos 2010 Cuma

Sadece 1 hafta

Öyle değil ama. Sadece 1 hafta gibi değil.

Şimdiden çok özledim, daha yanımdan giderken başladı özlemim.

27 Temmuz 2010 Salı

nefesim...

Haftasonu Manastır’a gittim. Gittim gitmesine de ömrüm boyunca ilk kez, söz konusu orasıyken kalbimin ikiye bölündüğünü hissettim. Burda kalanı çok özledeğimi, hatta oraya gitmektense İstanbul’da O'nun yanında zevkle kalabileceğimi fark edince, O’nu gerçekten ne çok sevdiğimi bi kere daha, milyonuncu kez anlamış oldum.

Ki beni tanıyanlar bilir, hiç bir şey, hiç bir durum, çok önem verdiğim doğumgünüm bile alıkoyamazdı beni oraya gitmekten. Gitmezsem nasıl mutsuz olurdum, bütün hafta geçmezdi. Pazar gecesinden Çarşambaya kadar suratım gülmezdi de biletimi alırdım sonra rahatlardım biraz az kaldı diye, Cuma günü zaten gidiş anı yaklaştıkça ben uçardm. Nasıl körü körüne bir sevgiydi anlatamam. Çok yakın bir arkadaşım orası için onu sattığımı düşünüp (olayı net hatırlamıyorum) “Senin oraya zaafın var, artık kabullendim ben bunu” bile demişti... Anam diyorum ya uzatmalı sevgilim diye... Öyleydi gerçekten.

Ama işte bu haftasonu öyle olmadı. Aklımda ne varsa kim varsa İstanbul’a dair, yok olurdu orda.. İstanbul ve O çıkmadı aklımdan bu hafta. İlk kez Pazar akşamı dönerken canımdan can söküyolarmış gibi olmadı, ilk kez dönüyorum diye içimde bir heyecan vardı. Gördüm ya indiğimde onu, nasıl bi gülümseme yüzümde, tutmasam kendimi kahkaha atıcam o derece.

Böyle salak saçma olaylar oluyo bazen, hani küçük bir şey ama idark etmeni sağlar başka bir şeyi, işte öyle bişiler oluyo. Her seferinde daha çok anlıyorum ne kadar çok sevdiğimi. Ama her seferinde daha çok korkuyorum. Nefesim gibi artık, nefes alamıyorum onsuz. Nefesimi keserse bir gün diye korkuyorum. Bir gün açınca gözlerimi, bakmaya doyamadığım yüzünü karşımda bulamazsam diye korkuyorum. Ellerimi uzatınca çok sevdiğim omzuna dokunamazsam diye deli oluyorum.

Ben onu yanımdayken bile özlüyorum.
Saçmaladığım zaman kızmasını seviyorum. Çocuklar gibi şımarmayı seviyorum, “yaramaz çocuklara benziyosun” demesini seviyorum, üşüdüm dediğimde üstüme bir şey giydirmesini, suratım asılınca çenemden tutup yüzümü kendine çevirmesini, bazı huylarının babama benzemesini, bazen babam gibi hissettirmesini seviyorum, kıyafetimle, karakterimle, o anki görüntümle, söylediğimle ilgili hoşuna gitmeyen bir şeyi söylediğinde bozulmamayı seviyorum. Onunla geçirdiğim her anı seviyorum, tartışmalarımızı bile.
Ve bunlar aklımdan geçtikten hemen sonra bir korku da kalbimden geçiyor. Ya bunların hepsi geçmişte kalırsa diye.

Tatilde koyları gezerken, küçük saçma bi dilek mağrası vardı denizin içinde. Bana verdi bozuk parasını “benim için de bi dilek tut” diye.
Dileğim son zamanlardaki bütün dileklerim gibi oldu;

Allah’ım noolursun beni sonsuza kadar bugünki gibi sevsin...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

aklımdaki saçmalıklar...

Uzaklaşmak istiyorum. Sıkıldım... Sık sık olduğu gibi yine sıkıldım. Bulunduğum yerden, etrafımdan, etrafımdakilerden... Bazen ondan bile!
Ki bıkmamam gereken tek insan belki de. Düşünüyorum da eğer şimdi yapmadığı için şikayet ettiğim şeyleri yapsaydı nolurdu? Üzerime çok fazla düşseydi mesela, “aşkım, bi tanem” diye kıçımın dibinden ayrılmasaydı, ben O’nun hayatı olmuşum gibi davransaydı, ben olmasam nefes alamazmış gibi, ben hala bu kadar çok sevebilir miydim onu? Benim istediğim değil miydi zaten bu? Erkeğin mıç mıç olmaması hani? Ne ara unuttum ben bunu?

Şimdi de yoruluyorum ama. Sanki hala 1,5 yıl öncesindeymişim gibi hissediyorum bazen. Hala beni gerçekten tanısın ve sevsin diye emek harcıyormuş ya da harcamam gerekiyormuş gibi. Oysa geçmiştik artık bunları. Artık “ben”im zaten onun karşısında. Tanımadığı biri değilim. Kendimim. Tam da olduğum gibi, anlattığım gibi. Tek bir saçmalığı değiştirmedim kendimle ilgili. Neysem onu anlattım ben ona.
Sinirimle, çocukluğumla, olgunluğum, şımarıklığım, kıskançlığımla, kuruntularımla, sevimliliğim, güzelliğim, çirkinliğimle neysem oyum karşısında. Ne bir fazlayım ne de bir eksik. Öyle rahatım. (geğiremiyorum sadece bak o geriyo beni ama:p) Öyle ben gibi. Öyle o gibi olmak istiyorum.
Ama gün geliyor, her şeyi bir tarafa atmak, yalnız kalmak istiyorum. Oysa yalnız, O’nsuz kalacağım an çıldırıcağımı bile bile... Atacağım adım bile sahipsiz kalır o olmasa, biliyorum.

Farkındayım, ne istediğimi bilmiyormuş gibiyim. Biliyorum oysa, ama sapıtıyorum işte bazen. Niye böyle olduğunu anlamıyorum. İstediğim şeyin o olmadığından emin olduğum halde, yapmam gereken tek şey aklımdaki saçmalıklarmış gibi davranıyorum. Ve bunu tamamen kıçımdan uyduruyorum. “Rahat batıyor”un duygusal karşılığı sanırım bu.

Yoksa tek istediğim; hep yanımda olması. Beni çok sevdiğini hissettiğim sürece öyle mutlu olucam ki. Ben hayatımda ilk kez böyle sevdim. Sırf bu yüzden bile ona hep borçlu kalıcam sanırım.
Dizinin dibinde oturuyım, göğsünde uyuyım, o sıkı sıkı sarılsın bana... Ömrüm geçsin böyle gık demem yemin ederim...

11 Mayıs 2010 Salı

Resmim... 09.02.2010'a...

Yaptım... Gerçi hediyeyi verdiğim akşamın üzerinden tam olarak 3 ay 2 gün geçti ama :)

Hayatımda bir hediyeyi verirken bu kadar mutlu, bu kadar gururlu bu kadar içim kıpır kıpır hissetmemiştim sanırım.

Çok garipti...





Birinin benim için bu kadar özel olması ilk kez tattığım bir duygu. Çok değişik, bilmediğim, daha önce hiç hissetmediğim, yabancı bir duygu.

Bazen hala bocalıyorum, hala ne yapacağımı bilemiyorum bazen.

Engel olamamak, tamamen kapılmak, onun rüzgarına kapılmak... Mükemmel.. Bir o kadar da ürkütücü...
Vazgeçmeyi düşünmüyorum yine de... Öyle mutluyum ki...

Onu seviyorum.. Her hücremle, tüm kalbimle, bedenimin her zerresiyle...