26 Aralık 2010 Pazar

ben, benden cesur birini isterim hayatımda!

Ben;
Benden olgun insan isterim karşımda!
Benden dürüst,
En ufak dalgada,
Arkasını dönmeyecek kadar olgun.
Arkamı döndüğümde,

Sırtımdan vurmayacak kadar güvenilir.
Bir o kadar cesaretli olmalı.
Yağmurdan ıslanıp,fırtınadan kaçmamalı.
Ayağı taşa takılınca kayadan korkmamalı.
İşine gelince sevip,
Zoru görünce bırakmamalı!
---
Günlerdir cesaret hakkına düşünüp dururken, hayatımda istediğim kişinin benden daha az cesarete sahip olabilme ihtimalini kaldırıp kaldıramayacağım konusunda kafa yorarken Can Yücel'in yukarıdaki yazısına rastladım facebook'ta.

Yoo, kimseye haksızlık etmek istemem, O'na asla... Yukarıda yazanlarla alakası yok O'nun. Ama canımı sıkıyo bir şey, cesarete takığım bu aralar, pire için yorgan yakan biri miyim, bilmiyorum. Sadece tek bir kelime için, şu bütün yazıyı göndermemeliyim O'na. Bu daha büyük haksızlık.

Ama demiştim ya huysuzluk normalim oluyor diye, kafama takılmışken bir şey, yüzümü güldüremiyorum ben, yapmacık sevgi gösteremiyorum. Aklımda her şeyimi etkileyen kocaman bir SORU varken, ben hiç bir şey yokmuş gibi davranamıyorum...

Yanımda dururken yanağı, sarılıp öpemiyorum. Kafamı uzatsam yetecekken, kokusunu duyamıyorum. Eli orda dururken, ben gidip o eli tutamıyorum. Böylesi de kendime haksızlıkmış gibi geliyor işte.

Aklımda o koca "cesaret" kelimesi varken...

24 Aralık 2010 Cuma

döktüğüm yapraklar

Bildiğin asosyal olmuşum ben yaa.

Şimdi efendim şöyle anladım; Haftaya Çarşamba, yani 29’unda, iki sevgili dostumun çalıştığı, 5 kadınlı mini şirket yılbaşı partisi veriyor.
5 kadınlı mini şirket dediğime bakma ama sen, katılım “mini” kısmını unutturucak şekilde oluyor yani. Böyle sıcak, samimi, güzel bir şey oluyor işte. Ha yok ben katılmadım daha önce ama biliyorum. Çam ağacının altındaki bir sürü hediyeden bir kaçının benim olması için yalvar yakar az mı dırdır ettim kızlara.

Neyse işte, ben de davetliyim bu sefer.
Ama ben neye üzülüyorum?
29 Aralık YAPRAK DÖKÜMÜ’nün finali. Şimdi ben oraya gidersem diziyi izleyemeyecek miyim?, diye üzülüyorum.
Bu dert edecek ve hatta gitmemeyi düşünecek kadar! Allah’ım sen beni ne yap!!

Necla barışcak mı o herifle merak ediyorum ama. Sedef hapisten çıkacak olan Şevket’i görünce depreşecek mi aşkı? Roma çocuğunu bırakacak mı ortada? Sonra Leyla’yla Necla nasıl ve dizinin kaçıncı dakikasında sevgi yumağı olacaklar? Ali Rıza amca nasıl bülbül olcak?
En çok da Ferhunde nolucak onu merak ediyorum. Kime yamayacak finalde kendini? Son olur umarım, mutlu yaşar o kadıncağız da…

Bilmek istiyorum tüm bunları napıyım…

deli fişek servis şöförümüz. azgın boğa mı demeliydim?

Sabahları 9.00'da iş başı yapıyoruz biz. İnsanlar 9.15-9.30 arası geliyor ama...

Şu an saat kaç. Dur bakiim, aaaa daha 8.00 bile olmamış. Çünkü biz her sabah 7.45-8.00 arası işe geliyoruz.
Allah'ın bir ucunda oturuyorum evet, sabahları 10 dakika geç çıkmamız bizi işe yarım saat geç bırakıyor, tamam. Ama bari normal bir şekilde gelelim, saatin 8 buçık olduğunu görelim şirketin önüne geldiğimizde.

Ama hayır. Öyle bir şöförümüz var ki, kendini minibüs şöförü / ralli şampiyonu karışımı bir şey sanıyor.
Emniyet şeridi mi? O da ne? Biz onun bizim şöför için yapılmış özel yollar olduğunu sanıyoduk haftalardır:S

Sağlama sollama gırla. Bir de kızdı mı birine gör sen şamatayı. Resmen sıkıştırıyor, bir yolunu buluyor, adamın aracının yanına alıyo bizim aracı, tip tip bakarak devam ediyoruz yola öyle.

Geçen gün bir minübüsü kovaladık. Evet, kovaladık. Tem'e gidiş yolunda hem de:S Bizim ki "geç lan sağa" diye bağırıyor ama minibüscü de tık yok, gördü tabi bizim azgın boğa kıvamındaki iri yarı herifi, durur mu sağda, bastı gaza gidiyor, yolcuyu indirmeyecek elinde olsa.

Elinde değil tabi, biraz sonra yanaşmış sağa, bi kaç yolcu indiriyor. Bizim azgın boğa takipteymiş meğer, çekti mi arkasına, atladı mı arabadan, koşuyor mu minibüse doğru. Koşuyor, valla koşuyor.
Minibüscünün son yolcusunu atmasıyla fırlaması bir oldu, bizimki kaldı yolun ortasında, akan trafikte atlarsan bi de öyle yola, ezilme tehlikesini de göze almalısın tabi. Neyse ki deneyimli şöförlere denk geldik, korna basıp, bizimkine küfredip geçip gittiler.

Her gün bu şekilde gidip geliyoruz. Artık insanların ortak bir dileği var bizim serviste, "birini dövse de rahatlasa." Öyle bir tavrı var çünkü.

Tüm bu olanlara ne mi diyoruz serviscek?
Hiiiiç. Evet, koca bir hiç.

Sabahları kornalar biraz fazla çalınca herkes gözünü açıp bi bakıyor, tehlike geçmiş, hadi uyumaya devam'dan öteye bir adım geçmiyor ama...

Çünkü öyle bi yerde oturuyorum ki, servis şöförü dayanmıyor. Trafikte pes edip bırakıyolar servisi.

Elimizdekiyle yetiniyoruz sanırım biz servisce.
Ben zor tutuyorum kendimi, çok sinirleniyorum çünkü, ama korkuyorum lan. Evet evet yanlış okumadın! Korkuyorum.
Bu adam bakmaz bişeye, öyle dönüyor gözü, iner atar beni servisten. Döver bi de:p

Bu sabah yol boyunca, acaba adama tepki versem beni ne gibi tehlikeler bekler konulu ihtimaller serisini düşünmekten uyuyamadım.

Gör bak ne kadar korkuyorum!

23 Aralık 2010 Perşembe

beni seviyor....

Ama dediğim gibi; hayatta ‘seni seviyorum’ dan daha güçlü birtek cümle var. O da; ‘beni seviyor’.

Bugün bloglar arasında gezerken şurda rastladım bu cümleye. O kadar sevdim ki anlatamam. Nasıl güzel bir duygudur göğsünü gere gere "beni seviyor" diyebilmek.

Diyorum ben de, diyebiliyorum aslında ama hala "seni seviyorum"dan daha güçlü değil. Hala... Belki de hiç daha güçlüsünü hissedemiyicem ben zaten, alışmam gerek belki artık.

Olanla, hissedilenle yetinebilmek en güzeli sanırım.

google translate neler diyor öyle?

Google translate'e büyük harflerle SERDAR ORTAÇ yazıp Türkçe'den İngilizce'ye çevirmesini isteyince ne yanıt verdiğini tahmin edin!!!

Justin Timberlake.... Nasıl yaaa:SSSS

Nasıl bir benzerlik keşfetti ki aralarında. Ayrıca benzerlik ne ya? Google translate benzerlikle mi çalışıyor?

Allah'ım gel de güven şimdi... Bir önceki şirketimde yaptığım İngilizce yazışmalarda rezil İngilizcem'e güvensem daha iyiymiş. Kimbilir neler yazıp gönderdim insanlara!!!

Şaka şaka, ingilizcem google translate'e güvenecek kadar kötü değil. (Kıyamadım bak kendime:p)

huysuz zamanlarım....

Sorun çıkaran değil huzur veren olmak istiyorum.

Öyle konuşmuştuk en son bir arkadaşımla. Neden huzur vermiyoruz biz, diye. "En huzurlu olduğum zamanlar" diyorum ya ben onun yanında olduğum zamanlar için. Neden onun da öyle düşünmesine izin vermiyorum?

Ama üzülüyorum da ben şimdi. Üzülünce huysuzlaşıyorum. Deli gibi çaba harcıyorum "normal" davranıyım diye ama huysuzluk normalim oluyor benim öyle zamanlarda.

Hep aynı dönemlere geliyor, evet. Ne kadar şaşırtıcı değil mi? Nedenini biliyormuşum ben oysa içten içe. Fark ettim, meğer sebebini biliyormuşum ben...

Bilmiyor olmak daha iyi ama bazen. Çözemeyeceksem, çözüm üretemeyeceksem bilmem neye yarar?
Kıyaslama diyorum kendime. Kimseyle kıyaslama. Hele kendinle! Sakın... Kıyaslama. Bunu yapmamam gerektiğini öğrendim ama yapmamayı öğrenemedim ben bir türlü! Kendimle her kıyaslamamda yeniliyor içimde O! Kendime taraflı mı yaklaşıyorum? Olabilir. Sorgulama işte. Ama kıyaslama da...

Huysuzluk yine normalim bugün. Her şeyimi etkiliyor oysa. Tepkilerimi, ailemle ilişkilerimi, giyinişimi bile. Aynaya bakışımı etkiliyor. Sevmiyorum kendimi. Güzelsem de çirkinim. Şıksam da rüküşüm böyle zamanlarda. Mutluysam da mutsuzum işte.

Huysuzluk normalim oluyor çünkü. Başında ters dönüyor bi kere her şey.

Kıyaslama işte. Bir şey bekleme, beklenti içine girme. "Vardır," de işte "Vardır bir bildiği" de.
Bekliyorsan da bir şeyi, O'nun bildiği şeyi bekle...

12 Aralık 2010 Pazar

sabır

Ne kadar sabırsızız. Ya da ben öyleyim en azından. Her şey hemen olsun, zaman geçmeden hemen, ben beklemiyim, planlarım bozulmasın, nasıl tasarladıysam öyle devam etsin istiyorum.

Planlarım bozulmasın evet,
Deliriyorum ben bozulunca. Düşündüğümün aksi olunca panikliyorum. Oysa hayat planlarımı bozacağını her fırsatta gösteriyo bana, anlamıyorum hala, ısrar ediyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

saçma sapan

Canım bişiler yazmak istiyo ama yazmaya başladığım an içimden geçenler sadece ne kadar yorgun olduğum, uyusam mı yoksa dayanabildiğim yere kadar gözüm açık mı kalsa. ama bu sefer de ruhum uyuyo, onu nasıl uyandırıcam? vs... vs....

Çok sıkıcıyım bu aralar....
---
Kuzenim sevgilisinden ayrıldı. Üzüldüm gerçekten. Ayrılmasın sevenler istiyorum, herkes hep mutlu olsun.
Ama onlarınki garip bi ilişkiydi gerçekten.

İkisi de ayrı ayrı çok iyi insanlar ama ilişkiyi yürütme tarzları saçmaydı. Aynı şehirde oturup sırf keyiften ayda yılda bir görüşen çift mi olur. Neyse konu bu diil zaten de,

Şimdi ayrıldı bunlar, facebook sayfalarına gir bak, ruh halini oku ikisinin de. Ne gerek var anlamıyorum.
Yapmacık değiller biliyorum ama böyle davranışların samimiyetine inanmıyorum ben hiç. Tanımasam ikisini de dalga geçerdim, anaaaa reklam yapıyo lan bunlar, kim bilir kime ayrıldıklarını duyuruyolar diye.

Ama öyle değil biliyorum.

Öfff bana neyse zaten.
Yorgunum ben yaaaa....

Mesaiye hayıırrrr!!!!!! Ben bu işleri düzenleyen bakan falan olmak istiyorum. Çalışma saatlerini 09.30-16.30'a fixliyicem...

Mesaiye bırakan şirketlere/patronlara da ceza kesicem. Direkt.
İki gıdım yaşıyıcaz şunun şurasında, ömrümüzü yediler yaaa... Yeter.

1 Aralık 2010 Çarşamba

mevlana der ki,

Ben aşağıya isyanımı yazarken, sevgilim hissetmiş olmalı, bana Mevlana'dan uyarı gönderdi;

"Kötü bir döneme girdiğinde ve herşey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme, çünkü işte orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır..."

hayat seni yaşamaya gelmedik mi? heyhat...

Ben, böyle okul biticek, çok güzel bi işim olucak, işte ben çok güzel bi iş kadını olucam gündüzleri, akşamları vur patlasın çal oynasın iş kadınlığımdan eser kalmıyıcak, ohhh ne ala memleket yaşıyıcam sanıyodum eskiden.

Şimdiyse halim şu;
Bakımsızlıktan ölüyorum,
Bütün gün yetmiyo, akşamları da çalışmaya devam ediyorum,
13 saat aynı yerde, açılmayan pencereleri olan, klimalı ofiste, suni havayla beslenen ve gün sonunda pespayeliği iyice artan bir bireyim.

Yorgunum
Umutsuzum
Sonumu göremiyorum.

Lan ben bunun için mi geldim dünyaya, diyorum. Sonra fazla isyankar olduğumu düşünüp susmaya çalışıyorum. Dilim sussa içim susmuyo. Sonuç; içimde patlıyo.

Hayatım iş ve yatak arasında geçiyo artık. Haftasonu için yaşıyorum resmen ama haftasonlarımı da, haftaiçini düşünerek girdiğim stresle mahvediyorum. Kendi ellerimle, ne güzel.


Hayatı yaşamak lazım.
İşkolikleri anlamıyorum.

Kendi işkoliklik tutumunu diğer herkeste görmek isteyenleri hiç anlamıyorum. Dahası onlara ifritim...

Güzel günlere...

21 Ekim 2010 Perşembe

alakaya musakka koy tabağa ye sabaha

Yazasım var ama yazacak bişeyim yok sanki…
Böyle savrulup gidiyorum nicedir.
Bu aralar böyle hissediyorum. Sabah kalk, hazırlan, aman servisi kaçırma, çalış ya da çalışma ama akşamı bekle. Mesaiye kalmıyorsan bu defa dönüş servisini kaçırma, eve git, yemek ye, saçma sapan dizileri izlerken uyumak iste, son reklamlarda yatağa git, yat, hayal bile kuramadan uyu… Sonra yine alarmın sesi… Saat sabahın körü, hava aydınlanmamış bile…
Sabahları 2 buçuk saate varan, akşamları 2 saat civarında süren yollar artık batıyor bi taraflarıma. Daracık servis koltuğundan kalkarken popomu hissetmiyorum bazen. Hayır, lisedeyken top gibi yusyuvarlaktı sevgili popom. Git gide düzleşiyo, yakında koltuk şeklini alıcak, dümdüz olucak diye korkuyorum. Bütün gün oturuyorum yaa, düzleşmesin de naapsın yani.
Neyse saptı yine konu. Sıkılıyorum ve yoruluyorum. İşimin dibinde ev hayali kuruyorum ve “her şey ne kadar değişir” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Hafta içi de sosyal olabilmek istiyorum. Ama yorgun argın sadece uyuyan bir aygıra benziyorum.
Ay neyse işte….
---
Ablamın eski telefonuna el koydum. Kalas gibi, böyle kafana atsam kendi kadar yarık oluşturabilecek kıvamda bir telefon. Eski aptal ama narin görünümlü telefonumu, bu akıllı ama hantal telefonla neden değiştirdim peki? Teknolojinin gözü kör olsun. Sadece interneti var diye…
Sevgilim kendine yeni telefon aldı, kıskandım resmen, kalas telefona bile razı oldum. Ah internet sen nelere kadirsin. Bi de mesaj hafızası yok diye. Eski telefonumdaki 200 mesajlık hafıza sinir ediyordu beni. Mesajlarımı çok seviyorum ben oysa. Hepsi canım ciğerim, hepsini saklamak istiyorum. Ama çok sevdiklerimi ciddi ciddi silmeye kıyamıyorum.
İşte değiştirdim telefonu ama görmemişin biri oldum çıktım. Eve gidiyorum, bilgisayarı açmıyorum. Telefonum var nasılsa. Nasıl bir görmemişlik bu yaa, hayır bi de rahat da diil, varken hayvan gibi kocaman ekran. Ben sıkıştırılmış şeyleri hiç sevmem ki.
Ama bu başka işte. Yeni bir alışkanlık geliştirdim mesela, mükemmel türk dizilerini izlerken ekşi sözlükten de yorumları takip etmek gibi… Allah’ım nasıl bir zevk alıyorum, elimde bitmek bilmez bir dondurma var sanki, öyle parlıyor uykulu gözlerim.
---
Bi gün İstanbul’un kendine ait hissetmediği o semtten taşınıcam ve o zaman her şey yoluna giricek… diye umuyorum. Zaten hayatım o olunca bu olucak, şu olduğunda ben böyle yapıcam, şu olursa eğer…. Diyerek geçip gitti. Neden buna izin veriyorum acaba?
Ama yine de başka türlü düşünemiyorum. Şu an yapmak istediğim bir sürü şeyi zamansızlıktan yapamıyorum çünkü günüm herkesten yaklaşık 5 saat daha az benim. Bu yüzden taşındığım gün yaşam standardım değişecek. Öyle hissediyorum…

26 Eylül 2010 Pazar

Walk The Line

Çocukken ne yaşamışsan oymuş hayatın...

Öyle devam ediyor, “geldiği gibi gider”, öyle gidiyor.

Huzurluysan çocukken mutlu devam ediyorsun yola bir şekilde.
Güçlü olmayı öğrenmek zorundaysan, ömrünce yıkılmamaya çalışarak yaşıyorsun.
Ağır travmalar varsa “uslanmaz” oluyorsun hayatın bir yerinde.
Herkesinki farklı.
Bir şekilde etkiliyor işte...

Küçükken örmeye çalıştığım örgülere benziyor hayat. Öğrenmeye çalışırken ilmekler gevşek ve düzensiz... Sonra ne yaparsan yap, ne kadar düzgün örersen ör, o motife
uzaktan bakınca o ilk boşlukları, bozuk ilmekleri daima görüyorsun. Düzeltmenin imkanı yok.

Çocukluğu değiştirmenin de imkanı yok...
Her şey ne kadar yolunda gitse de baktığında gözüne ilk çarpanlar o boşluklar.

Walk the line da bu tarz bir film. Hayat insanı ne kadar kolay mahvediyor aslında. Boş bir ilmek bulmaya görsün.

Johnny Cash’in hayatı hüzünlü olmasına hüzünlü ama filmde sık sık yer verilmiş döneme ait klasikleriyle yine de içinizde huzur kıvılcımları yakalıyor.

Filme ismini veren şarkıyı mutlaka dinleyin;

because you're mine
i walk the line..

Söylemek istediğiniz biri eminim ki vardır...

24 Eylül 2010 Cuma

ergenlik duaları

Küçükken büyümeye çok meraklıydım.

Burda da bahsetmiştim daha önce. Hergün dua ederdim “Allah’ım noolur regl olıyım, nolur memişlerim kocaman olsun lütfen, lütfen lütfennn!!!” diye. Büyüyünce ne güzel bir kız olucaktım kim bilir. Gözümü kapatır hayaller kurardım, sarı-kumral saçlarım dalga dalga omuzlarıma dökülmüş, nasıl gür nasıl gür. İşte boyum upuzun (bi tek bu kısmı gerçekleşti sanırım:p), böyle alımlı falanım, açık kahve gözlerim pasparlak, süper vücut ama en önemlisi, her şeyden çok dikkat çekeni süper göğüsler.

O ilk büyümeye başladığı zaman asla mızmızlanmadım ben. Acısın, acıması büyümesi demektir mantığı hakimdi bende.

Sonra bir gün kızlarla konuşuyorduk. En geç kalmış olan benim ama bu konuda, gerçi her zaman en bilmiş de ben olurdum ama nasılsa bir şeyi atlamışım. İlk kez duyuyorum; tas kapama. Onların anneleri yapmış ya da ananeleri… Ya da teyze, nine vs’leri… Benim annem hiç ilgilenmezdi böyle şeylerle, inanmazdı ama inanan kızı için aklında da tutmazdı.

O gün eve gidince hemen oturup düşündüm ve kendimce bu olayın mantıklı olduğuna karar verdim. Annem de evde yoktu ama zaman kaybedemezdim sonuçta, beklemiyip kendim yapabilirdim, aa kocaman kızdım yani. Gittim mutfağa, aklımda bi ayrıntı kalmış “düzgün bir şekil seçmek lazım” diye.
En düzgünü, kahve fincanı göründü gözüme. Kahve fincanı yaaa, minicik hanii.. Ay ne salak kızmışım. Evet, kapadım onu bicik memişin üstüne. Gittim gönül rahatlığıyla oturdum bi de içerde.

Derken dank etti.

Evet “kahve fincanı”. Bir panikle koştum tekrar mutfağa elime geçen en büyük çorba kasesini aldım, hani dengeler fincanı da kıvamını bulur diye.

Meğer ilk seçtiğin geçerliymiş. Kahve fincanı gibi kaldı benimkiler.

Ondan sonra günlerimi, gördüğüm güzel göğüslü kadınların ne tarz bir mutfak aparatı kullandığını düşünerek geçirdim.

23 Eylül 2010 Perşembe

tahammül sınırlarına takıldım

Tahammül kalmamış kimsede. Hep böyle miydi bilmiyorum ama bana son zamanlarda daha da bir artmış gibi geliyor.

Cumartesi gecesi bugüne kadar yüzlerce kez kullandığım çift katlı otobüsümde tartışmayla başlayan olay tekme tokat kavgaya dönüştü, adamı durağın birinde dışarı atmayla son buldu.

Üst kattaydım, olayın özünü bilmiyorum. Tek bildiğim bir anda alt kattaki kadının tartışmanın sonunda çığlık çığlığa bağırmasıydı ve bir adamın ona söz dışında fiziksel bir şekilde karşılık vermesi.

Üzerine yürümüş dediler, vurdu dediler bilmiyorum. Ama bir anda üst kattaki iki farklı grubun oluşturduğu gençler alt kata inip adama saldırdı. Alt kat nasıldı artık fikrim yok ama üst kat karıştı. Ben kendi adama birinin “Polis var burda, çıkar silahını” demesiyle korktuğumu anladım. Çünkü yukarıda kaçacak hiçbir yer yok. Bir iki kişi ağlamaya başladı. Çok gerildim, aşağıdaki insanları düşünmek istemiyorum bile, sürekli bir darbe sesi, bağıran insanlar, tahminimce aralarda sıkışanlar falan. Attılar sonra durakta adamı dışarı, yola devam ettik. Adamın suçu neydi, suçlu muydu, ne olmuştu benim için muamma…
---
Geçen haftalarda tem yolunun bir köşesinde iri yarı 3 kişinin yerde yatan bir kişiyi tekme tokat dövüşünü görmüştüm. Adamın ayakkabısının teki fırlamıştı ayağından, yüzü kafası kan içindeydi. Ama en çok kenarda kalan o ayakkabı teki sarsmıştı beni…
---
Bu sabah yine temde, servis sola yanaştı, yine kavga vardı… Bizim şirketin servislerinden biriymiş. Bir de özel bir araç. Servis şoförü yaşlı bir amca ama nasıl hırsla saldırıyor, diğerleri iki kişi, birinin kafası yarılmış kanlar akıyor. Bir de kadın var yanlarında, kafası kanayan adamı çekmeye çalışıyor. Şoför servise geri döndüğünde bu sefer de onlar hırslanıyor, biri camdan biri kapıdan servis şoförüne saldırıyor.

Ayırdılar sonra, herkes kendi aracına bindi, yola devam edildi.
Bizim şoför özel araç servisi sıkıştırmış dedi. Ne ara gördü, nasıl anladı meçhul. Ama elimizdeki tek bilgi bu. Çok da önemli değil kim haklı kim haksız.
Sorun insanların tahammülsüzlüğü. Kimsenin kimseye saygısı kalmamış derler ya hani büyükler, kalmamış gerçekten.

Kendilerine verdikleri zararı geçtim, güçlü, kalabalık vs. olup karşılarında kalanın zayıf olduğunu umursamamayı da geçtim (bu durum bir tek benim içimi acıtıyor da olabilir.), etraflarındaki insanlara verdikleri gerginlik, korku, tedirginliğe takıldım. Olayın varlığından bile habersiz, işlerine yetişmek isteyen insanların sebebini bilmedikleri trafik yüzünden araçlarda yaşadıkları sıkıntıya takıldım.

İnsanların bir kısmının tahammülsüzlüğünün diğer insanları aslında ne çok etkilediğine takıldım…

Takıldım ama biliyorum, ne ilk ne de son. Kuvvetin bir yaptırım olduğuna inandıkça bu insanlar, sen ben gibi “sıradan”lar tahammül sınırlarında takılı kalacağız, ne acı ama bu sabah bunu anladım…

21 Eylül 2010 Salı

mars'a aşık venüs

Hiçbir şeye tutkun yok demişti bana ya da benzer bir şey.

Oysa yaptığım her şey tutkuluydu benim.

İzlediğim dizi, dinlediğim şarkı, okuduğum kitap, gittiğim yer, gördüğüm şey... Sevdiğim her şey ayrı bir gerçeklikti benim için ve ben de o gerçekliğin bir parçası... Hiç vakit kaybetmeden o gerçekliğin bir parçası olurdum.
Sürekli kullandığım şalım, parmağımdan çıkarmadığım yüzüğüm, yaptığım, kullandığım her neyse işte, bana ait olan herhangi bir şey bana bir şekilde tutku yolunu açardı.

Ama O “tutkun yok” demişti.

Haklıymış… Çünkü meğer bende var olan bütün tutkular ona akmış. Hepsinden kısılmış biraz. Hayatımın tutku öznesi O olmuş benim. Meğer artık O’ndan bir şey bulabiliyorsam zevk alıyormuşum ne yapıyorsam.

Hayatımın tutku öznesi…

Meğer Mars’a aşık Venüs olmuşum ben hiç fark etmeden.

mutlu olmak varken bu dünyada

Hayat ne kadar garip.

Aslında garip değil yaa, insan kendini motive etmeyi bilsin sadece. Bir de biraz, soruna ya da sorunlardan en azından birine yönelip çözüm bulmaya çalışsın.
Daha sonrasında serviste eve giderken kurulan birkaç küçük hayalle mutluluktan ağlama raddesine gelmiş olduğuna şaşıyorsun. Ya da Allah’a şükrederken buluyorsun kendini ve yalvarırken “Lütfen korumama yardım et elimdeki güzellikleri” diye.

Veya şaşırtıcı bir şekilde az olan trafikte eve 15 dakika erken gitmek kocaman bir gülümseme yaratıyor yüzünde. Hergün 1 buçuk saat süren yol o gün 1 saat 15 dakika sürmüşse akşamın en az 1 saat uzamış gibi geliyor çünkü sana.

Sonra bir bakmışsın gece huzurla uyumaya başlıyorsun. Hani nerde sabahki sıkıntı? Uçmuş, ne güzel.
Yeterki sıkıntının uçmasını iste, o bir şekilde gidiyor.

Kendini motive edebilen bir insan değilim, hiç değilim hem de. Karamsarım, bardağın boş kısmını görmekte, kuşkularla kendini yemede üzerime yok.

Ama bazen, saçmasapan bir olay ya da sadece O’nu çok sevdiğimi bir kez daha hissetmek bile motive ediyor beni. O zaman kendimden umutlanıyorum.

İçim yeşeriyor…

Çünkü kendine iyimser bir gözle bakmaktan daha kolay bir mutluluk yolu yok dünyada.

20 Eylül 2010 Pazartesi

ruhumun harfleri

Bugün saat hemen geçsin istiyorum. Gün hemen bitsin.
Eve gidiyim…
İçimde dünden kalma bir sıkıntı, yeni günün geçiremediği, saat geçtikçe artan bir iç bıkkınlığı.
---
Yazmayı seviyorum.
Yazımı seviyorum, kalemleri de…Ucu ince, kalın, renkli olan kalemleri, kağıttaki yansımalarını.

Parmaklarımın klavyede gezmesini de seviyorum. Tuşlara bastığımda çıkan sesleri de. Ben yazarken ekranda git gide artan harf - kelime birikimini de.

Yazmak, kalemle ya da tuşlarla, huzur veriyor bana. Mantıklı ya da mantıksız olması önemli değil. Bazen bir kağıda karaladığım cümlelerim öyle anlamsız ki… Ama bir kelime oluyor içlerinde, o beni rahatlatan kelime oluyor, beni, o anımı anlatan. Ve ben sanki onu cümle içinde kullanmışım sadece…

Bazen sadece harflerim bana huzur veriyor. Kuyruğunun ucu tepesinden başlayan bir “s” harfi ya da gövdesinden büyük bir uzantıya sahip “y” veya o güzelim “v”… Onları oluşturmayı seviyorum. B’lerim, s’lerim, u’larım k’larım bana huzur veriyor. Bana, el yazıma ait motifler onlar, ruh halimden ve hevesimden etkileniyorlar. Dikler bazen, bazen eğik, kıvrakar bazen de. Ben neysem onlar da o oluyorlar.
---
Bugün saat hemen geçsin istiyorum. Gün hemen bitsin.
Eve gidiyim…
İçimde dünden kalma bir sıkıntı…

17 Eylül 2010 Cuma

tanrım beni baştan yarat!!!

Üşengeç miyim yoksa gerçekten geçerli sebeplere mi sahibim bir türlü ayırt edemiyorum.

Böyle düşünüyorum bazen, diyorum ki neden bulamıyım, kendi tarzım için güzel kıyafetler bulabilirim ve hatta alabilirim. Ve hatta şirkete gelirken bile kendi tarzıma ilişkin daha şık, daha ciddi ama diyorum ya bana ait bir şeylerim olabilir.

Ama hep dilimde kalıyor. Bu ay sıkışığım kalsın diyip bırakıyorum, sonra kalıyo ya da güzel bir şey bulamıyorum. Ya da bu parayı buna mı vericem şimdi diyorum.

Hepsini geçtim, çünkü asıl neden ben alışveriş yapamıyorum! Çok zengin olmalıyım ve stil danışmanım olmalı bence… Mesela bizim kızlarla alışverişe gidiyorduk okuldayken, onlar bakarken ben bir şeyler bulup alabilyodum. Ellerinde gördüklerimden ya da geçip gittikleri yerlerden ya da onların “Küçük Hanfendi bak tam senin tarzın” dediklerinden…

Şimdi bir de son zamanlarda aldıklarıma bakıyorum, neredeyse hepsi “Alıyım yaa hiç bişeyim yok zaten” diyerek alıp kenara koyduklarımdan oluşuyo sadece.
İşe giydiklerim zaten hepten beter. Paspalım bildğin. Bi gün beni kenara çekip “Yavrucum kurumsal bir şirketiz, biraz daha ciddi ve şık giyinsen” diye uyaracaklar diye ödüm kopuyo resmen her gün.

Deve gibi boyumla topuklu ayakkabı da giyemiyorum zaten her gün babetlerle çıpır çıpır yürüyorum. Hani ayakkabı insana hava falan katar, böyle daha bi asil, ciddi vs.. görünürsün topuklularla. Ama yok ben hala lise öğrencisi gibi yere yapışık pabuçlarla dolanıyorum.

Ben tembelim. Ve alışveriş yapamıyorum. Ve oturup bu duruma resmen üzülüyorum. Hayatımda önemli bir yer kaplıyor son zamanlarda. Başka derdim yok galiba bu aralar:S

Şirkette kızları kesiyorum yaa, böyle “Aaa bak ne güzel olmuş, iyi kombinelemiş”, “Nerden aldı acaba, pahalıdır ama çok kaliteli duruyo”, “Dur bi yanımdan geçsin de ayakkabıları neymiş bi bakıyım” diye düşüncelerle geçiyor günümün %30’u. Öyle de çok kız var yani…
Sonra da yerimden kalkıp tuvalete gitmek bile istemiyorum. Gözlerimi kapatıp şık şıkıdım, süper alımlı, her gün darmadağınık topladığım saçlarımı açık bırakmış ve savururken hayal ediyorum kendimi. Öyle gidiyorum hayalimde tuvalete bile. Ne acı bi durumdayım gör.

Tez zamanda bir iyilik meleği çıkıp bana bir sürü kıyafet parası hediye etsin bile diyemiyorum. Diyorum ki “Ay ne salak kızsın” demesi pahasına bile olsa bana bi dolap dolusu mükemmel kıyafetler bulup alsın, bunu diliyorum…


PS: Hatta bi dolap diil, şu fotodaki gibi bi oda alsın versin bana. Bir de o odayı içeren bi ev. Evin garajında bir araba. İçinde birlikte yaşanılacak bir koca vs…

14 Eylül 2010 Salı

yazlık hatırası

Bay Balbay’ın da eklenmesiyle 6 kişi olarak gittik Manastır’a… Stresli yapımın el verdiği oranda sakin kalmaya çalıştım ama birbirinden bağımsız insanları bir araya toplamanın dezavantajları konusunda da gayet tecrübe kazandım.

Neyse uyumsuzluktan ya da uyumsuzluğu yaratanlardan bahsetmiyicem. O kısımlar hep olur. Güzel anlar çoğunlukta kalsın hafızamda istiyorum. Zira koyların denizi yine mükemmeldi. Manastırım’da evimin kıyısında giremedik hiç denize ama olsun, gittiğimiz gece, karanlığın ortasında bile saydam haliyle kumunun inceliklerini gösterdi ya bana… Valla seviyorum orayı:)

Sevgilim bayıldı gittiğimiz koylardaki denize, çok sevindim. Çok önemliydi benim için. Ölü denizin bir eşi olarak anlatmıştım O’na orayı, öyle de gördü. Manzara tam güneşin batışı içindi ama bir akşam bile izleyemedik. Her gün “bu akşam güneşin batışını izleyelim” diyerek hem de.

Yunusları anlatıp dururdum, “eğer iyi çocuk olursanız açıklardan hop hop atlayıp geçtiklerini görebilirsiniz” diye. Ama 18 yıldır her yaz gidiyorum, bu sefer gördüğüm gösteriyi hiç birinde görmemiştim. Geçip gitmediler, şölen sundular resmen bize, oldukları yerde metrelerce atlayıp zıplayarak. Ne tür bir oyundu bilmiyorum ama gösterileri için teşekkür ediyorum. : )

Akşamları fırtına koparken rüzgar almayan verandamızda keyif yaptık, ki eve tıkılı kalmaktan çok korkuyordum. Barbekü de anlatıp anlatıp yakamadığım mangaldan (yaktım da çabuk söndü) ve sonrasında içeride tavada kızarttığımız etlerden bahsetmeyelim bence. Doyduk ya çok şükür, gerisi boş:p
Şeyden de bahsetmeyelim, hani kırk yılda bi merkeze indik gece, sahilden daha içerilere doğru bir mekana gidicektik de ben yaklaşık 40 dakika yürüttüm ama bi türlü bulamadım orayı. Hani bütün adayı gezsen zaten ne kadar sürer denilebilecek bir şuursuzluğu… Boşverelim. Ama hala nasıl bulamadım anlamıyorum:p

Daha minik minik bir sürü keyif aldığım şey var böyle ama kısaca gayet keyifliydi benim için. Keyifsiz tüm ayrıntıları siliyor beynim.

Sonuç olarak yıllardır hala aynı fikirdeyim. Orada, Manastırım'da koloni içinde yaşamalıyım ben. Sevdiklerimle birlikte komün olarak yaşayalım işte, ne güzel olur. Ölürüm heralde mutluluktan:p

5 Eylül 2010 Pazar

ordan burdan...

- Akşamın bi saatinde gökten inen U2 bileti kendimi garip hissetmeme neden oldu. Hiç aklımda bile yokken bi anda beynimde "işten kaçta çıkmalıyım?", "yağmur yağar mı acaba, ayakkabı konusunu naapsam ki?", "ufff kıyafetimi hangi arada değiştirsem?", "anaaaa ben yarın U2 konserinde miyim şimdi:s" şeklinde cümleler dolanmaya başladı.

- Bayramda Manastır'da olucam. Sevgili Merve, Aslı, Adamım Dinçer. ve O'nunla.
Merve ve Aslı'yla geleneksel Manastır tatilimizi bu yıl ancak bayramda yapabilicez. Muhtemelen Merve bizi sabahın köründe "hadiiii bayram sabahı bugün giyinin kahvaltıya geliinnn!!!" diye uyandırıcak ama biz yine de pijamalarımızla ve uykulu asık suratlarımızla mızmızlanarak verandaya geçicez.
Onlarla Manastırım'da olmayı seviyorum.
Ama bu kadar mutlu ve heyecanlı olmamım bi sebebi de O'nun Manastırla tanışacak olması. Evimi, denizimi, verandadan izlenen güneşin batışını görecek olması. Çok heyecanlıyım. En küçük bir aksilik çıkmasını istemiyorum. Ama kafama bu kadar takmak da istemiyorum. İstemediğim ot burnumda bitmesin, sakındığım gözüme çöpler batmasın diye.

- Ve ilk aksilik. Hava neden böylesin??? Hani yılların Manastır'ındaki eylül huzuru? Hava böyle giderse evden çıkamıyıcaz ki...
Yıllardır herkese anlatır dururum. Manastır'ın en güzel denizi, en dingin havası eylül ayındadır diye. Güneş şağlıklı yakar, gündüzleri ideal sıcaklıkta olan hava akşamları serindir, denizi göl kadar düz, su kadar şeffaf ve berraktır. Yüzerken kendi dalganı yaratırsın.

Ama bu defa öyle olmayacak gibi. Ağustosun son 15 gün fırtınası bu defa eylüle rastladı diye korkuyorum açıkçası. Bütün bir yaz, her gittiğim haftasonu bana şölen sunmuş olan Manastır rica ediyorum beni yüz üstü bırakma! Yoksa nispet yaparcasına O'na gönderdiğim mesajlar bi yerlerimde patlayacak.

- Bu hafta iki buçuk gün çalışacak olmamız ne kadar enfes bir şey.

- Pazar günü referandum var. Esefle kınıyorum referandumu Bayram haftasına alan zihniyeti.
Oy kullanabilmek için Pazar sabahı ek sefer konulması konusunda İDO'ya yalvarışlarım dikkate alındı mı acaba? Mailime verdikleri alakasız cevaptan hemen bir gün sonra, 12 Eylül sabahının körüne ek sefer koymuşlar. Vur dedik öldürdüler gerçi. Ben onlara öğleden hemen önce sefer koymalarının yeterli olacağını belirtmiştim oysa ki...

- Zar zor odamı topladım birazcık. Yarın akşam eve dönmiyicem ve sadece tek bir akşamım kalmış olacak eşyalarımı hazırlamak için. Bari bugün kendime biraz bakım yapsaydım.

Bakım derken aklına öyle bakım gibi bakım gelmesin ama. Benim dediğim en azından kazma gibi olmuş el tırnaklarımı kesmek. Ne biliyim hani işe falan gidicem en azından bi oje süriyim de paspallığımı bi nebze azaltıyım falan.

- İşimin dibinde oturmak istiyorum. Sabah 9'da başlayan iş için, 7'de servise binmek dolayısıyla da 6 çeyrekte kalkmak istemiyorum.
Herkes 9-9 çeyrek arası işte olurken sabahın en geç 8.15'inde işte olmak da istemiyorum. Mümkünse sabah en azından 8'e kadar uyumak niyetim. Allah'ım şu kadir gecesinde bu dileğimi kabul eyle nolursun!!!

Amin diyerek bu postu da burda bitirmek istiyorum efenim.

3 Eylül 2010 Cuma

aşk mı beni salak eden?

Korkuyorum da...

Çok bağlandım ona. Yanımda olmadığı her an özlüyorum, onsuz hiçbir şeyin önemi kalmıyor, nefes alamıyorum ya onsuz… İşte korkuyorum da.
Sevgi bunaltır mı insanı?
Ya bunaltırsa? Ya bir gün “Yeter! Boğuluyorum! Rahat bırak beni, nefes alamıyorum.” derse. Sınırlar olursa aramızda diye?
Sınırlardan korkuyorum. Benden uzaklaşmasından, bana sarılmak değil de ona sarılmamdan kaçmak istemesinden.
Hayatını bloke ettiğimi düşünürse diye ödüm kopuyor.

Hepsinden korktum. Kendime yavaşla dedim. Ama durdu bir anda her şey. Koptum gittim. Uzaklaştım. Ondan değil. Kendimden. Özlemime sınır çekmek o kadar koydu ki bana cezasını ona kestim.

Aşağıdaki tavrım biraz da bundandı. O da özlesin istedim sanırım beni. Benim hissettiğim gibi. Umutsuz özlesin istedim. Taa içinde hissetsin.
Ama beceremedim. Onu kırmaktan başka neye yaradı? Ya da kendimi küçük düşürmekten.
Ne hissettiğini bilmiyorum şu an. Ama hedeflediğim duygu olmadığı kesin.

En çok da neyden utandım biliyor musun; “hastanedeyim, kuzenim hastanede” dediğinde, ne zamandır diye soran bana “3 gündür” diye cevap verdi ya, yerin dibindeydim işte o an.

Aferin bana.
Özlemim, sevgim onu boğar mı bilmiyorum ama salaklığımın ve şımarıklığımın bıktırmaması için dua etmem gerek galiba…

özlemenin kısır döngüsü

Zehir ettim.

Ailesinin yanında geçireceği bir haftayı ona zehir ettim. Burda geçirdiğim her dakikayı da kendime.

O kadar özledim ki onu. O kadar özlüyorum ki. Her mutlu olabileceğim andan sonra aklıma ona duyduğum özlem geldiğinde, gözlerimin dolmasıyla dibe vuruyorum ama. Akşamlarım ağlamakla ya da dokunsan ağlayacak bir ruh haliyle geçiyor.
Sonra ona “özlüyorum” diyorum. Onu, yanında olmayı, ona dokunmayı, onu izlemeyi, susmayı, onunla gülmeyi, yanında hiçbir şey yapmamayı bile özlüyorum. Ama anlamıyor beni, fark ediyorum. Onun özlemesi benimkinden farklu çünkü, çok farklı. Normal olan onunki biliyorum. Özlemek hayatını ele geçirmemeli insanın. Anlıyorum. Farklısını beklemiyorum. Fazlasını da.

Beklemiyorum diyorum. Ama sonra anlıyorum ki bekliyorumuş gibi davranıyorum. Ona özlüyorum dediğimde bana aynı yoğunlukta cevap vermediği için, hatta sadece, ben ağlayarak mesaj atarken, mesajı yazarkenki beni görmediğinden normal bir özlem mesajıyla yanıt verdiği için ve hatta belki de sadece mesajının sonuna bir gülücük koyduğu için onu suçluyorum. Ben ağlarken o güldüğü için.

Ama nasıl suçlama… 3 gecedir sanki onu tanımıyomuş gibi davranmama neden oluyor. Ondan nefret ediyormuşum gibi. İnanılmaz soğuk. İnanılmaz mesafeli. Bana inanılmaz acı veren bir tavırla… Her soğuk konuşmamda, her uzak mesajımda bir adım daha gömülüyorum içimdeki özleme. Daha bir yaklaşıyorum mutsuzluğuma. Sonra kurtulamıyorum. Örümcek ağlarının yapışkanlığı gibi sarılıyor her yanım. Battıkça daha çok batıyorum soğuk tavrıma…

Her şeyin farkında olarak ama bir türlü geri adım atamayarak.

Zehir ettim tatilini. Utanıyorum. “Özledim çok… Ondan..” diyemem ki. Derim, diyorum da. Ama yetmiyor. Ben kendimden utanıyorm. O benden, bu tavrımdan bıkarsa diye korkmam boşuna mı?

27 Ağustos 2010 Cuma

Sadece 1 hafta

Öyle değil ama. Sadece 1 hafta gibi değil.

Şimdiden çok özledim, daha yanımdan giderken başladı özlemim.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

alışamamak...

Burayı sevdim.

Ama alışamıyorum bir türlü tam olarak. Çünkü işin içine giremedim bir türlü.

Mezun olduğum zaman ilk işe girişim, öğrencilik dönemimde çalıştığım sektörde olmuştu. Dolayısıyla direkt başlamıştım işe, bir haftalık geçişin ardından.p
Sonra bundan önceki iş yerime geçişimde tamamen farklı bir sektörün içine düşmüştüm ama birinin yerine işe girdiğim için, bana 4 günde işi devretti ve çekip gitti. Ne yaptıysam kendim yaptım.

Sonra buraya geldim. Evet, istediğim ortam. Çok sevdim vs. Ama çalışmıyorum. Sıkılıyorum elimde değil. Sorumluluğum yok ve bu hiç bana göre değil, kendimi kötü hissediyorum. Okuldan yeni mezun ve deneyimsiz gibi. Tamam, sektörde deneyimsizim ama daha hızlı bir iş aktarım süreci bekliyordum ben.

Bu şekilde nasıl adapte olucam bilmiyorum.
Herkes çok genç aslında ama sanırım aktarım konusunda çok hızlı bir yer değil, sıkılıyorum doğal olarak. Sonrasında yeterli verimi alamamaktan korkuyorum.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

yeni bir iş...

Mükemmel bir haftasonuydu.

Doğumgünümdü. İnanılmaz eğlendim.

Sonra dün gece geldiler bana. "Yeni iş"imin ilk günü olcak ya bugün, Allah'ım nasıl mutsuzum, nasıl gergin. Nedir içimdeki bu ilk gün ezikliği anlamıyorum.

Nerde ilk gün, ben orda ezik, sessiz, korkak, pasif... Iyyyy iğreniyorum valla bu "ilk gün" olaylarında kendimden.

Neyse ki ilk gün kazasız belasız bitti.

Bi ay geçse de bir an önce, ben alışmış olsam, kendi kişiliğime dönmeye başlasam yavaştan.

Çok hevesliyim bu defa... İşle ilgili hep yaşadığım o iç sıkıntıları, 'nolucak acaba'lar yok bu sefer, heyecanlıyım sadece.

Bi mesailer var gözümü korkutan, belki onlar da tahminimden daha azdır, umarım...

Ama ama ama bi sorunum var: KIYAFET
Napıcam ben yaaaa? Çalıştığım yere göre zibidi kalan kıyafetlerim dışında giyceğim pek bişi yok. Seçeneksizim... Yeteri kadar param da yok. Bak ayın 9'u bugün, bir kartım limit vermemeye başladı bile. Hayır zaten ödemeyemiyorum kartlarımı, dolup dolup kalıyo öyle...

Neyse ben bi iki kıyafet denemesi daha yapıyım, bu haftayı bi çıkarıyım da gerisini sonra düşünürüz artık...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

yorgunum dostlarım yorgunum artıkkkkkk

Her yerim ağrıyo, ütümden tır geçmiş gibiyim.

Haftasonu sevgilim taşındı. Çok güzel lan evleri. Büyük ve derli toplu. Çok sevdim. Ama hala benimseyemedim evlerini, kurstan çıkınca ayaklarım eski evlerine gidiyo:p

Neyse. Şimdi geçen Cuma toparlıyoduk evi. Sevgili regl dönemim bi hafta önceden gelmeye karar verince, bi hafta önce de belirtileri başlayınca, ben zaten hiç bir işe başlamadan daha, yorgun, şişkin, sinirliyim. Bi de taşınan evi toparlamak ne zormuş Allah’ım. Öldüm kaldım, yığılsam bi yere kalkamazdım.

Sonracıma Cumartesi de kuzenimin nişanı vardı, ayağımda boyum kadar topuklu ayakkabı, zıp zıp atlayıp oynayıp kurtlarımı dökiyim bari deyince, tüm gece kramplar girdi bacacıklarıma uyuyamadım.

Pazar günü sevgilimin taşınan evini yerleştirme yardım ekibine katıldım. Sabahın 8’inde kalkıp düştüm yollara ama öğlen saat 3’e kadar eve alınmadım, eşyalar o bu geliyo, ayak altında olmıyım diye heralde.

Pazartesi deli gibi regl oldum. Normalde gece gram gelmeyen kırmızı nehir olmuş taşmış, o derece. Bi de karnım ağırmaz benim regl döneminde ama bu sefer nasıl kötü, yumruklar geçirilmiş karnıma sanki, kıvranıyorum.
Yeni iş için belgeleri toparlamam gerekiyodu bi de, ordan oraya gittim durdum öğlene kadar. Savcılık, nüfus müdürlüğü, noter (3 imza için 20 TL’mi aldınız ya...), sağlık ocağı, hatırlamıyorum başka ne vardı.

Ve artık ölüyorum yorgunluktan. Sabah gözümü açınca yorgunum diye bağırıyor tüm kaslarım.
Haftasonu da doğumgünüm. Yine yorulucam.
Ve Pazartesi yeni işime başlıyorum ben!!! Bi dinlenseydim keşke.

Koptum bi de şimdiki işlerden. Çalışamıyorum. Bitti benim için burası resmen, zaman doldurmaya geliyorum.
Herkes geç git işe nolucak son haftan artık. Zaten tatil paranı kesiyolar, 1 haftalık maaş da almıcaksın, ne kasıyosun, geç git bari, dese de, ben 8.45 gibi işe gelip ancak 15 dakkalık gecikmeyi göze alabiliyorum. Diğeri bana uymuyo nedense. İşten ayrılıyo olabilirim ama cıvımanın alemi yokmuş gibi geliyo bana.

Neyse işte... Sonuç olarak yorgunum. Yok mu bunun bitkisel ilaçsal çözümü falan? Hani yutuyosun hoooop gitti tüm yorgunluk. Yeniden doğmuş gibi oluyosun. Yok mu böyle bişi??? Yoksa yakında şu fotoğraftaki gariban gibi olucam...

27 Temmuz 2010 Salı

nefesim...

Haftasonu Manastır’a gittim. Gittim gitmesine de ömrüm boyunca ilk kez, söz konusu orasıyken kalbimin ikiye bölündüğünü hissettim. Burda kalanı çok özledeğimi, hatta oraya gitmektense İstanbul’da O'nun yanında zevkle kalabileceğimi fark edince, O’nu gerçekten ne çok sevdiğimi bi kere daha, milyonuncu kez anlamış oldum.

Ki beni tanıyanlar bilir, hiç bir şey, hiç bir durum, çok önem verdiğim doğumgünüm bile alıkoyamazdı beni oraya gitmekten. Gitmezsem nasıl mutsuz olurdum, bütün hafta geçmezdi. Pazar gecesinden Çarşambaya kadar suratım gülmezdi de biletimi alırdım sonra rahatlardım biraz az kaldı diye, Cuma günü zaten gidiş anı yaklaştıkça ben uçardm. Nasıl körü körüne bir sevgiydi anlatamam. Çok yakın bir arkadaşım orası için onu sattığımı düşünüp (olayı net hatırlamıyorum) “Senin oraya zaafın var, artık kabullendim ben bunu” bile demişti... Anam diyorum ya uzatmalı sevgilim diye... Öyleydi gerçekten.

Ama işte bu haftasonu öyle olmadı. Aklımda ne varsa kim varsa İstanbul’a dair, yok olurdu orda.. İstanbul ve O çıkmadı aklımdan bu hafta. İlk kez Pazar akşamı dönerken canımdan can söküyolarmış gibi olmadı, ilk kez dönüyorum diye içimde bir heyecan vardı. Gördüm ya indiğimde onu, nasıl bi gülümseme yüzümde, tutmasam kendimi kahkaha atıcam o derece.

Böyle salak saçma olaylar oluyo bazen, hani küçük bir şey ama idark etmeni sağlar başka bir şeyi, işte öyle bişiler oluyo. Her seferinde daha çok anlıyorum ne kadar çok sevdiğimi. Ama her seferinde daha çok korkuyorum. Nefesim gibi artık, nefes alamıyorum onsuz. Nefesimi keserse bir gün diye korkuyorum. Bir gün açınca gözlerimi, bakmaya doyamadığım yüzünü karşımda bulamazsam diye korkuyorum. Ellerimi uzatınca çok sevdiğim omzuna dokunamazsam diye deli oluyorum.

Ben onu yanımdayken bile özlüyorum.
Saçmaladığım zaman kızmasını seviyorum. Çocuklar gibi şımarmayı seviyorum, “yaramaz çocuklara benziyosun” demesini seviyorum, üşüdüm dediğimde üstüme bir şey giydirmesini, suratım asılınca çenemden tutup yüzümü kendine çevirmesini, bazı huylarının babama benzemesini, bazen babam gibi hissettirmesini seviyorum, kıyafetimle, karakterimle, o anki görüntümle, söylediğimle ilgili hoşuna gitmeyen bir şeyi söylediğinde bozulmamayı seviyorum. Onunla geçirdiğim her anı seviyorum, tartışmalarımızı bile.
Ve bunlar aklımdan geçtikten hemen sonra bir korku da kalbimden geçiyor. Ya bunların hepsi geçmişte kalırsa diye.

Tatilde koyları gezerken, küçük saçma bi dilek mağrası vardı denizin içinde. Bana verdi bozuk parasını “benim için de bi dilek tut” diye.
Dileğim son zamanlardaki bütün dileklerim gibi oldu;

Allah’ım noolursun beni sonsuza kadar bugünki gibi sevsin...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

"napıyosunuz?" sorusuna verilecek 10 cevap arıyorum

“Napıyosunuz Küçük Hanfendi Hanım?”
“Küçük Hanfendi Hanım, şu an napıyosunuz?”
“Bitirdiniz mi Küçük Hanfendi Hanım, napıyosunuz?”

Evet günde 10 defa bu cümleyi duymaktan gına gelmişti geçen hafta, bu hafta şehir dışında 2 gün rahatım, rahat rahat çalışırım artık dememe kalmadan telefon “Küçük Hanfendi Hanım, günaydın, napıyosunuz, XXX işi nooldu, YYY’yi hallettiniz mi?” Bi dur be adam dememek için zor tuttum kendimi.
Ne sanıyo acaba, istifamı verdim diye, yatıcam hiç bi işimi yapmıyıcamı mı? Anlamadım ki. Çarşamba günü yurtdışından geldi, konuştuk vs.. sonra kalan işlerimi bitrirmem için neler yaparız diye konuştuk ama daha 2 tam hafta burdayım yani. Bi sakin. Beş dakikada bir sormasına gerek yok, Napıyosunuz diye sorduğu anlardan birinde salak salak “Yatıyorum napiimm KKK Bey...” diyicem kalıcak öyle. Alla Alla yaa...

Cuma akşam üstü toplantıdayız bizim ekiple, artık onlar bile bi yerleriyle gülüyolar “Napıyosunuz?” sorusuna, neyse benim bi mail atmam gerekiyodu, çıktım toplantıdan, geçtim pc nin başına. Geldi tabi hemen bu,
- Küçük Hanfendi Hanım ZZZ işi nooldu, baktınız mı?
- Hımmm (düşünme efekti) Aaa hayır daha aramadım EEE beyi, bakamadım dolayısıyla.
- Küçük Hanfendi Hanım nooldu, dağılmayın yaa, neden dağıldınız bu kadar?
- Dağılmadım KKK Bey, sadece sıraya koyuyorum işleri, sıra ona gelince ona da bakıcam.
- Arkada kalan işleri temizleyin ama lütfen. (Gıcık bir gülümseme)
- Ay KKK Bey temizlemeye çalışıyorum ama istifa edeli 3 gün oldu zaten %70’ini temizledim, 2 hafta daha burdayım ben biliyosunuz.
- (İnat herif hala sırıtıyo deli deli) Tamam yani, temizleyin ama
Valla laf olsun diye konuşmuyorsa ben de nolıyım. Çıldırttı beni resmen yaa. İnat değil mi, ben de hiiiiç acele etmiyorum, yavaş yavasş yapıyorum... Ödü kopuyo heralde kafasına bırakıp gidicem diye... Deli mi ne...

- Küçük Hanfendi Hanım, napıyosunuz şu an?
- Blog yazıyorum KKK Bey, sövüyorum size, az kaldı, okumak ister misiniz?????

23 Temmuz 2010 Cuma

son günler

Çok şaşırdım...
Bir an “lan ben bu şirkete haksızlık mı etmişim acaba?” diye bile düşündüm. Kısa sürdü neyse ki, aklıma “sana burdan bi kafa atarım” deyişi gelince o saçma insanın, iyi niyetlerimin uzun sürmesi beklenemezdi zaten.

Müdürüm ve genel müdürüm beni inanılmaz şaşırtan tepkiler verdiler, iyi ki 3 hafta kalmayı kabul etmişim, ayıp olurdu yoksa dedim kendi kendime.
Sanırım onlar da benim buraya ait olmadığımın, diğer tarafa geçmemin kariyerimin gelişimi ve kişiliğim göz önüne alındığında daha doğru bir karar olduğunun farkındalar. İçim çok rahatladı o yüzden. Kötü ayrılmak istemiyordum yine de burdan. Ayrıldığım hiç bir yerden kötü ayrılmadım, gerek de yok.
Herkes mutlu resmen gitmemden. Gelen giden “hadi kurtuldun, aferin sana, geç olmadan çektin kendini” diyo çok komik...

Sonuç olarak bitti... Diğer tarafla sözleşmemi de imzaladım. Giriş kartımı bile aldım. Ağustos’un 9’unu bekliyorum artık.
Ama burası nasıl yoğun. Elimdeki her şeyi bitirmem, bitirirken de rutin işleri aktarmam gerek. Hayırlısı bakalım. Yapabildiğim yere kadar.

Başlangıçlar da her zaman korkutur beni, nasıl gidicem ilk gün yaaaa... Buraya da ne çok korkarak gelmiştim. Şimdi ne kadar farklı her şey.... İnsan nasıl da alışıyo bulunduğu yere...

6 ay sonra orda nasıl ve ne durumda olucağımı çok merak ediyorum doğrusu... Bekleyelim, görelim:p

20 Temmuz 2010 Salı

uzatmalı sevgilim

Bu İstanbul’a noluyo bu yaz böyle anlamadım ben. Hava o kadar sıcak ve bunaltıcıyken, bir anda bulutlar geliyor, yağmurlar yağıyor falan.
Bak bugün yine kapadı. Ha şikayetçi olmam ben normalde İstanbul’daysam. Bunalmıyoruz ohh, diyorum. Ama garipsedim durumu ondan yani. Korkuyorum bi de güzelim ekimde kasımda sonbaharı yaşayamıyıcaz diye. Yazlar kayıyo git gide... Koca nisan yağmurlarını mayıs sonu haziran başında yaşadık resmen.

Böyle havalarda da herkes gibi benim de evimde oturup uyuyasım, mayışasım, film izliyip, pinekleyesim var. Pencere başındaki sıcak kahve olayı bu mevsimin değil, kış aylarının favorisi... Ama ben çay içerdim yine de. Çünkü benim manzaramda çaya yer var. Şey olsun diyorum, dalgalı hırçın bir deniz, koskocaman yere kadar pencereler, baktım mı göğü de yeri de bir anda görüyorum. Denizin sesi duyuluyor hafif hafif. Hafif duyuluyor ama nasıl hırçın aslında. İçin için hissediyorsun. Hava yaz olmasına karşın serin. Yazın ortasında baharlık giyinmişsin.
İşte orda elinde çay olur. Benim kesin olur. Yanımda not defterim, kalemim de olur. Arada aklıma geldikçe yazarım. En beğendiğim yazılarımı, mektuplarımı böyle havalarda yazdım ben. Buna benzer havalarda, Manastır’ımda... Nasıl huzur buluyorum orda, anlatamam.

Heyecanlandım bak şimdi, hafta sonu kavuşucam Manastır'ıma. Annemlerin yanına gidiyorum haftasonu için, havanın böyle olması hiç üzmez beni o yüzden.

Ne güzel bir duygudur Manastır'daki toprağin kokusunu çekmek içine... Dalga vururken iskelenin üstüne, banklarda oturmak, tuzlu suyun serpmelerini yüzünde hissetmek...
Offf nasıl özlemişim. Kaç yıl oldu, hiç azalmadı sevgim de özlemim de oraya. Hemen duygusallaşıyorum ordan bahsederken, uzatmalı sevgilim gibi... Kışın ayrıyız ama hep özlüyorum, yazın da bi küsüp bir barışıyoruz. Özlemim yanındayken bile sürüyor ama. Yanındayken ayrılıcağımızı düşünüp hüzünleniyorum.

Gelsin Cuma akşamı bir an önce de, kavuşıyım uzatmalı sevgilime.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

ve ben çeker giderim...

Çekip gitmek olmadı pek benimkisi gerçi. Sevgili müdürüm, genel müdür vs. iş seyahatinde olduklarından öyle görkemli bir istifa bile veremedim.

Aradım telefonla bildirdim anca. O da rica etti, tüm hafta yokuz, bari istifanı Cuma ver de bize iki hafta zaman tanı vs.. diye. Anam ne kadar kararlıydım, ona bile hayır diyemedim. Tamam dedim. Allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın.

Neyse sonuç olarak 9 Ağustos yepyeni bir başlangıç olacak benim için. Doğum günümün ertesinde hem de.

Haber ben tatildeyken geldi. Cuma öğleden sonra. Tatilden önce gelseydi iyi olacaktı, şimdi böyle tatilini de yaptı, verdi istifasını pislik! konumunda oldum yaa...

Ulan o diil de, sevgili müdürüm çok ılıman konuştu benle. Ben laf sokar, bizi yarı yolda bıraktın falan der diye bekliyorken, o böyle bi olgun, bi anlayışlı, bi hayırlısı olsun havasında. Memnun değillerdi herhal benden diyicem ama yok demek de istemiyorum yani...Tam olarak adaptasyon kısmını geçememiştim belki tamam ama... Amaaaannn neyse ne işte yaa... Memnnun değillerse de napalım, kısmet değilmiş. Bunu düşünmiyim ben şimdi, önümdeki maça bakıyım:p



Ay öyle yani... Aaaa tatilimmmmden bahsetmedim. Ama ne anlatıyım ki, öyle huzurlu, keyifli, keşifli, yorucu ve dinlendiriciydi ki... Çok mutluydum... O’nu seviyorum ben. Çok seviyorum. Nasıl güzel bir duygu yaaa, 8 gün dibinde yaşamak. İskelede güneşlenirken, o gazete okuduğunda (günün yarısı kadar yani) ve benim canım sıkıldığında bıdı bıdı yaparak beynini miktiğimde bile mutlu hissediyordum kendimi, o derece.

Ayrıca nerdeyse, ilk kez konuşacağımız kimse Türk olduğumu düşünmedi benim. Rus sanıp ya direkt rusça konuşuyolardı ya da direk “Türk’e benzeyen” sevgilimle muhattap oluyolardı. Çok keyif aldım bu durumdan. Böyle insanların konuşmaya başlamadan önce şöyle bi durup “ne cins” olduğumu anlamaya çalışması çok komikti. Acaba bu defa hangi dille konuşcaklar diye bekliyodum ben de zevkle:p

Sevgilimle beachvolley maçlarının değişmez ikilisi olmak da çok gurur vericiydi. Kendimle gurur duydum ama bir rus amcanın “Master” ilan ettiği sevgilimle daha da çok gurur duydum. Hem master’ın eşi olmuş oldum ben de böylece:p

O diil de eş diyince aklıma geldi bak, evlendirip yollıcaklardı nerdeyse bizi ordan. Herkes mi merak eder. Herkes mi “inşallah yakında evlenirsiniz” der:p Tamam onu herkes demedi ama bi kaç kişi dedi yani sanırım:p

Yaaa bi de canım sevgilim benim yaaaa... Otobüslerde ben uyuyabiliyim diye aptal saptal pozisyonlarda çekti taaa Marmarislerden onca yolu. Canım benim, hem uyudum horul horul, hem onu uyutmadım ama içimden hep taştı sevgim, yemin ederim, çok sevdim onu o anlarda.

Öyle işte yaaaa, çok eğlendim, mutlu oldum, bi daha aşık oldum, geldim. Gelmek çok zordu, adapte olmak işe hele, çok çok zor. Bir de istifa kararı almışken. Off... Lan anamı ağlatcaklar gider ayak, nefes alamıyıcam biliyorum ama yine de uzattım işte istifa dönemini... Pişman olucam, “Lan bırakıp gitcektim, görcektiniz o zaman pisliklerrr” diyicem ama yapamadım işte... Iyyyy ezik miyim lan ben!!

P.S: Allah'ımm nollur biz de fotoğraftaki teyzeyle amca gibi olalım noluuurrrr, sevgilim de öpsün beni o yaşta öyle, noluurr...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

kırmızının tatile düşmanlığı

Regl dönemi ergenlik çağımın en “kadın” zamanlarıydı. Her regl oluşumda daha bi kadın hissederdim kendimi, daha özel, nerdeyse daha seksi diyicem, ıyyyy iğrenç diyiceksin diye susuyorum demiyorum.
Ortasondaydım ilk kez olduğumda. Spor yaptığım için geç olmuştum ben, etrafımdaki herkes regl sancılarından bahsederken, ben o sancıları bile başımın tacı yapacak konumdaydım. Her gece dua ediyordum desem abartmış olmam heralde “Allah’ım noluurr artık hastalanıyım ben de yaaa” diye..
Aahahha bi de şu göğüsler büyümeye başladığında üzerlerine bir şey kapatma olayı var ki… Anam ne salakmışım, geleceğimi kararttm resmen diye hala yanar dururum, ama o sonra…

Neyse… sonra bi Cumartesi, saat gece 12’ye geliyo, ertesi gün anneler günü, salak bir duygusallık var o yüzden üzerimde. Ayaklarımı koltuğun tepesine dikmiş film izliyorum. Meğer o salak duygusallık aynı zamanda regl olacak olmanın verdiği, sonradan baya bi tanıdık olacak ezik duygusallıkmış. İşte ben öyle film izlerkene içimden böyle ılııık ılık bişiler aktı gitti. Ama öyle böyle değil, her zerremde hissettim ,o kadar yani… “Aha” dedim, “valla geldi!” Nasıl mutlıu oldum ama, görmen lazım, yerimden de kalkmıyorum bi de, böyle yüzümde salak bi gülümseme, malak gibi yatıyorum orda.
Film bitti, ben ağır çekimle gittim tuvalete, anı anına hiçbir şey kaçmasın amacım. Her saniyeyi hissedeyim. Neyse baktım kiloduma, zaferrrr!!!! Valla kan var, olmuş, başarmışım!! Böyle hissediyordum yemin ederim, ben neyi başardıysam artık.
Herkes bu anı anlatırken der ya hani, “ağladım, napıcamı bilemedim, annemi çardım vs…” diye. Ben dolaptan aldım bir ped, gururlu bir sesle annemden yeni bir çamaşır istedim. Hallettim işimi falan. Çıktım, gittm annemin yanına, zafer kazanmış komutan edasıyla söyledim durumu…
Ne mutlu saatlerii yaa… Ertesi gün ananemlere gittik işte, anneler günü ya… Anneler gününü kutlamadan kimsenin, ilk gördüğüm teyze, yenge, anane, yani bilimum kadın akrabaya verdim müjdeyi…

Yıllarca da hiç şikayet etmedim. Herkes yakındı, bıktı ondan, ben hala," ben onlayken mutluyum, kendimi iyi hissediyorum" deyip durdum… Yıllarca… Bir kez bile aksini söylemedim.

Gel gör ki, şimdi o çek sevdiğim kırmızı yelloz arkamdan vurdu beni!!!
Lan tatile gidicem, 3 gün önce gelmesi gereken kırmızı hala yok ortada… Bak, diyorum, Cuma gecesi yola çıkıcam diyorum, bari gelişinin ilk 3 gününü İstanbul’da kutlayalım, tatilde mavi denizden ayrı kalmıyım diyorum ama nerdeeeee!! Tın tın. Nato mermer nato kafa…. Bak yarın Perşembe olucak hala yok ortada…
Naapsam bilemedim. Geciktirici almak istemiyorum. Ama deniz orda masmavi beni beklerken ben sıcağın altında serinleyemeden pişmek zorunda kalıcam, onu da istemiyorum...

Diyiceğim o ki; bunca yıldır aramızda geliştirmeye çalıştığım dostlık yalanmış meğer. Meğer o kimsenin dostu olamazmış. Dışlayalım onu ey kadınlar! Dışlayalım yok olsun. Pis şey… Renginde meymenet yok zaten. Valla hiç sevmem normalde ben kırmızıyı… Bi bunu severdim, o da nankör çıktı, yok etti kendini...

aklımdaki saçmalıklar...

Uzaklaşmak istiyorum. Sıkıldım... Sık sık olduğu gibi yine sıkıldım. Bulunduğum yerden, etrafımdan, etrafımdakilerden... Bazen ondan bile!
Ki bıkmamam gereken tek insan belki de. Düşünüyorum da eğer şimdi yapmadığı için şikayet ettiğim şeyleri yapsaydı nolurdu? Üzerime çok fazla düşseydi mesela, “aşkım, bi tanem” diye kıçımın dibinden ayrılmasaydı, ben O’nun hayatı olmuşum gibi davransaydı, ben olmasam nefes alamazmış gibi, ben hala bu kadar çok sevebilir miydim onu? Benim istediğim değil miydi zaten bu? Erkeğin mıç mıç olmaması hani? Ne ara unuttum ben bunu?

Şimdi de yoruluyorum ama. Sanki hala 1,5 yıl öncesindeymişim gibi hissediyorum bazen. Hala beni gerçekten tanısın ve sevsin diye emek harcıyormuş ya da harcamam gerekiyormuş gibi. Oysa geçmiştik artık bunları. Artık “ben”im zaten onun karşısında. Tanımadığı biri değilim. Kendimim. Tam da olduğum gibi, anlattığım gibi. Tek bir saçmalığı değiştirmedim kendimle ilgili. Neysem onu anlattım ben ona.
Sinirimle, çocukluğumla, olgunluğum, şımarıklığım, kıskançlığımla, kuruntularımla, sevimliliğim, güzelliğim, çirkinliğimle neysem oyum karşısında. Ne bir fazlayım ne de bir eksik. Öyle rahatım. (geğiremiyorum sadece bak o geriyo beni ama:p) Öyle ben gibi. Öyle o gibi olmak istiyorum.
Ama gün geliyor, her şeyi bir tarafa atmak, yalnız kalmak istiyorum. Oysa yalnız, O’nsuz kalacağım an çıldırıcağımı bile bile... Atacağım adım bile sahipsiz kalır o olmasa, biliyorum.

Farkındayım, ne istediğimi bilmiyormuş gibiyim. Biliyorum oysa, ama sapıtıyorum işte bazen. Niye böyle olduğunu anlamıyorum. İstediğim şeyin o olmadığından emin olduğum halde, yapmam gereken tek şey aklımdaki saçmalıklarmış gibi davranıyorum. Ve bunu tamamen kıçımdan uyduruyorum. “Rahat batıyor”un duygusal karşılığı sanırım bu.

Yoksa tek istediğim; hep yanımda olması. Beni çok sevdiğini hissettiğim sürece öyle mutlu olucam ki. Ben hayatımda ilk kez böyle sevdim. Sırf bu yüzden bile ona hep borçlu kalıcam sanırım.
Dizinin dibinde oturuyım, göğsünde uyuyım, o sıkı sıkı sarılsın bana... Ömrüm geçsin böyle gık demem yemin ederim...

30 Haziran 2010 Çarşamba

kendi blogunda yeni yazı bekleyen insan

Gün içinde sürekli olarak blogumu açıp sayfaya baktığımı fark ettim.

Şimdi takip ettiğim blogları her gün kontrol ediyorum ben, yeni bir yazı var mı yok mu diye. Yoksa da gün içinde ara ara bakıyorum. “Yazmış mı? Aa yazmamış. Neden hala yazmamış ki acaba” diyerekten. İşte bu sayfalara tıklarken hoop bi de kendi sayfama giriyorum. Ne bekliyosam artık. Kimin ne yazmasını bekliyosam.
Şey de olabilir, nasıl görünüyor acaba diye merak mı ediyorum ki.. Belki.. Ya da benim de blogum var, du bi giriyim, anam anam, napıyomuş benim balım da peteğim de, bıcı bıcı falan diye kendimi mi gazlıyorum. Napıyorum lan? Ne düşünüyorum, ne için giriyorum, ne arıyorum zırt pırt şu zavallı sayfada.
Bulamadım. Bugün fark ettim. O andan itibaren düşünüyorum da hala bi neden bulamadım.

Alışkanlık zahar...

Neyse öyle işte.
Hee bi de yazdıktan sonra yazdığım yazıyı bin defa okuma olayım var, bak onu da söylemeden geçemiyicem. Cümle anlamını düzgün vermiş mi? Bunu okuyunca net bişi anlaşılıyo mu, işte “de,da” ekleri ayrı mı bitişik mi, doğru mu? Harf hatası var mı? Öyle mi, böyle mi diye bi sürü kez okuyorum.
Kafayı sıyırıyorum galiba...

P.S: Şu beklediğim iş konusunda gelişmeler var aslında ama çok sıkıldım heveslenmekten. Bi sonuçlansın da öyle söyliyim, oldu ya da olmadı diye. Her gün, bir sonraki gün belli olcak diyorum ama hep bir şey daha çıkıyo ve ben yine bir sonraki gün diye umutlanıyorum.
Ama yarın belli olcak galiba:p Umarım yani...

29 Haziran 2010 Salı

beklemek beklemek beklemek...

Galiba olumlu bi haber gelmiyicek. Pek ümitli değilim artık.

İçerideki kaynak, diğer çocukla ilgili kulağına bişiler geldiğini ancak benim adımın geçmediğini söylemiş sevgilime. Ufff... Çok üzülüyorum. Nasıl heveslenmiştim. Diğer çocuğu alıcaklar heralde. Ama bari olumsuz olduğunu kesin olarak söyleseler de böyle hop oturup hop kalkmaktan kurtulsam. Cep telefonumun her titreşiminde içimden bir şeyler kopuyo yemin ederim.

Hava da kapattı yine. Ağlıyıcak yine İstanbul. Benim için mi ağlıyor acaba. Benim bilmediğim sonucu o çoktandır biliyor mu yoksa lan?

Allah'ım nolursun. Lütfen. Gerçekten çok istiyorum orda olmayı. Yalvarıyorum. Lütfen...
Burnumun ortasında kocaman bi sivilce çıksın 3 hafta geçmesin, yemin ederim sesimi çıkarmıyıcam, puff bile demiyicem. Yeter ki olumlu bir haber gelsin...

P.S: Yağmur başladı. Gök gürlüyo bi de... Ürküyorum gök gürlemesinden ama seviyorum da. Garip bir huzur veriyor bana. Belki bu iyi yönde bi işarettir, üzülme diyodur, bi sabret, bi bekle diyodur bana yukardan... Umarım.

P.S. 2: Çok mutsuzum lannn!!!!!!

içi kırmızı babetlerim!

Dün yeni bi babet aldım kendime. O kadar şekerler ki, fotoğrafını çekip koymak istiyorum buraya ama önce ayaklarımın iyice bronzlaşması gerek. Öyle daha güzel görünecektir. O zaman koyarım.

Neyse. Aşık oldum galiba onlara. Böyle çiçekli miçekli. Ki ben hiç sevmem normalde çiçek böcek kıyafetleri. Ama bunlar başka, çok güzel!!!!

Ve en önemlisi içleri kırmızı yaa. Çok severim içi kırmızı olan ayakkabıları. Kimse görmüyo evet ama ben biliyorum ya giyerken, yeter o.
En sevdiğim şeydir, kıyafetlerin ya da ayakkabıların kendine has olan özellikleri. Aslında sadece kıyafetler değil. İnsanlarda da öyle. İnsanın kendine ait bir tavrı / tarzı olmalı bence. Bir şekilde yansıtmalı. Şık pahalı giyinmekten bahsetmiyorum ama. Mesela saçının şekli. Ya da sürekli kıyafetleriyle kombine fularları. Ya da ayak bileğindeki dövmesi ne biliyim giyim tarzındaki istikrar, gülüşündeki bir nüans, konuşma tarzı, ellerini kullanma şekli... Bulamıyorum şimdi ama basit bir şeyle onu diğer herkesten ayıran bir özelliği olmalı insanın. Ona ait olmalı, “x” denildiğinde direkt o kişiyi getirmeli akla. Öyle minik, bakıldığında fark edilmeyen ama bir şekilde insanların bilinç altına “o”na ait olarak işlenmiş olan bir şeye sahip olmalı insan.
Yoksa sıradanlığın içinde kaybolup gideriz. Ha bana “senin ne özelliğin” var desen söylemem, söyleyemem de. Onu ancak beni tanıdıkça sen görürsün. Bi gün bi yerde bir şey gördüğünde ya da bir tavırdan bahsettiğinde aklına “ben” geliyosam işte o bana aittir. Ki ne güzel bir aidiyettir bu.

Babetlerimden nereye geldim.

Farklı olucam diye, abuk sabuk,"marjinalim ben heyo” diye gezenlerden Allah beni uzak tutsun ama, onlardan bahsetmiyorum.
Farklılık; fark edilmeden ortaya çıkmış olandır bence.

evde tek başına...

Ya ben evde tek başıma korkuyorum...
Gerçekten. Utanıyorum, dana kadar oldum 24 yaşına geldim ama hala akşam tek başıma kalıyosam feci tırsıyorum.

Annemler yazlığa gitti haftasonu. 2 ay kadar tek başımayım yani. Ama evde korkuyorum. Sesler bile duyuyorum lan:S Dün gece gerçekten ödüm koptu!
Tüm ışıkları açtım, ev telefonu çaldı ben yerimden sıçradım. Geçirdiğim zaman da topu topu yarım saat hee. 11’de geldim, 11 buçukta attım kendimi yatağa zaten. Ama sorsan derim ki 2 saat eziyet etti bana ecinniler.

Ordan ses duyuyorum, kalbim pat pat pat atıyo, gözlerimi kapıya doğru çeviriyorum korka korka, hani kapıda minik boylu, korkunç sıfatlı bişi beni bekliyor gibi geliyor. Neyse bakıyorum kimse yok. Tam rahatlıyorum, yüzümü yıkıyıcam, anam aynaya bakamıyorum. Yüzüm benden bağımsız mimikler yapıcak, korkudan öldürücek beni, eminim. Ya da emin değilim, belki de canavara dönüşüp aynadan üzerime atlıyıcak. Evet evet, Allah’ım naapıcam, kurtar beni noolur, diye yusuf yusuf bakıyorum aynaya, kocaman açılmış gözlerim, ağlıyıcak gibi büzülmüş dudaklarımla benden başka kimseye ait değil yüzüm.

Böyle bir dolu korkulu andan sonra, gittim odama tüm ışıkları açık bırakıp, maraton kazanmak isteyen bir koşucu edasıyla. Kapadım kapıyı, attım kendimi yatağa, sevgilmi aradım. Hani bir rahatlıyım diye. Bu sefer de odam çok karanlık geldi, hiç bişi görmüyorum, gözümü kapatıyım bari dedim, yumdum gözlerimi öyle konuşuyorum. Odamın ışığını da açık bırakamam ki, asla uyuyamam ışıkta. Eziyet ama bu, eziyetttt!!!

Uyuyım bi an önce o zaman ben diye kapadım telefonu, arkamı duvara döndüm. Ama yatağın kenarından o korkunç sıfatlı çıkıcakmış gibi hissediyorum. Bi yandan dua ederken bi yandan da nefes alıp kalbimin hızını azaltmaya çalışıyorum. Yüzümü duvara döniyim dedim ama ya bu sefer de arkamdan hançerlerlerse beni... Ağlıyıcam hönküre hönküre, ses çıkarmaktan korkuyorum.
Böyle yusuf yusuf bin bir düşünceyle uyumuşum.

Sabah kalktım, hala benim, yüzüm ben, uzuvlarım eksik değil. Sağlıklıyım, etrafımda bıraktığım hiç bir şeyin yeri değişmemiş. Rahatladım.

Yalnız yaşamak istiyorum bi de ben... Neyime güveniyorum acaba...

28 Haziran 2010 Pazartesi

bi damla gülücük...

İşini güler yüzle yapmayan insanlara sinir oluyorum. Hani primle çalışırlar mağazada götünün dibinden ayrılmazlar “yardım edeceğim bir şey var mı?” “Elinizdekileri alıcak mısınız? Yardım ediyim ben kasaya götüriyim” diye. Ama yoksa prim mirim. Soru sorduğunuza soracağınıza pişman ederler sizi;

- Sadece alt bikini olarak bi tek bunlar mı var?
- ----- (Cevap yok)
- (iç ses) Hımmm.. bunlardır heralde. Neyse iyice bakiiim bari, arada siyah vardır belki.
Bi dk sonra hala siyah ipli bulunamamıştır.
- Pardon, ipli siyah bikini depoda falan var mı? Burda normaller kalmış sadece?
- ----- (Yine cevap yok?
- Pardoonn?? İpli siyah bikini?? Yok mu?
- Hımm. Ordakiler sadece.
- Peki gelicek mi yakında falan?
- Gelebilir.
- Anladım. Peki süre verebilir misiniz? Yani 2 hafta içinde gelir mi sizce?
- Bilmiyorum.
- ?!?:S

Dövesim geliyo o kadını orda. Bilmiyo olabilirsin tamam, ama öyle kıl mı cevap verilir? Bi gülümse en azından, yine mal mal konuş ama gülümse azcık ki mallığını örtsün.
Hani anlarım, insanın kötü günüdür, kötü bişiler olmuştur, suratı asıktır ama öyle bir şey de yok. Ne zaman gitsek öyle kadın. Meymeneti kaçmış gitmiş.
Ben ki iki gülse yüzüme kanka olurum orda, anam anam aklına gelen hayır duaları okuyan teyzelere benzerim bildiğin.

----------

Haftasonu biricik Cici'nin doğumgünüydü. Hatun pasta sevmiyo ama. Hadi dedik bu sıcakta yenmez zaten şimdi ağır gelir, ama doğumgünü namına bişiler de yapmak gerek yani. Bari gidiceğimiz yere geçmeden bi pastacılık oyunu oynayalım.

Girdik İstiklal – Galatasaray Lisesi’nin ordaki Özsüt’e. Orda bi kadın var, böle nasıl pozitif ama. Atladım direk yanına. “Yaaa pardooon, şimdi bizim bi arkadaşın doğumgünü, kendisi de yolda geliyo, ama pasta sevmiyo. Biz dedik ki şimdi şöle bişi yapsak, hani yaz ya, işte dondurma siparişi versek, limon çilek sever kendisi, işte sonra o dondurmanın üstüne yazsak iyi ki doğdun kuş, diye. İki tane de mum lütfeeen, olur mu yapabilir misiniz?” böle karman çorman sırası şaşmış bi şekilde anlattım kadına durumu.
Kadın elinden gelen çözümü üretti bize. Neyse geldi Meriva hanım, oturuyoruz, sipariş vercez, aşağıda hazırlanıyo pasta değeri yüklenmiş dondurmamız. Ama o da ne hanım kızımız “limon vişne” seviyomuş , çilek diil. Neyse ben bi çişe gidiyim diye kalktım yanlarından.
Gittim durumu yine bi özet geçtim, vişne olsun noolur çilek diil diyerekten.
5 dk. İçinde getircez dediler. 15 dakka geçti nerdeyse.Ben aman unuttular, tüh derken baktım geliyo biri, mum sönmesin die uğraşarak. Meğer kup köşeli olduundan üzerine yazı yazamamışlar onlar da kocaman bi tabağa kupu koyup, tabağın üzerine kivi ve çikolata sosuyla yazmışlar iiki doğdun kısmını. Meğer ondan gecikmiş yani....
Bi de böyleleri var işte. Kadına giderken “Ay çok saolun, kolay gelsin, görüşmek üzere” gibi bilimum samimi ayrılık cümlerini saydım.

Diyeceğim o ki (Sanırsın ki şimdi yılın en iyi konu toparlayıcılığını yapıcam ama yok öyle bişi, geri çek beklentilerini); Güler yüz önemli. Kendi gününü de aydınlatıyor karşındakine de pozitiflik veriyor, ben böyle bi mutlu huzurlu çıkıyorum ordan.

Bir de Kuş iyi ki doğdun lan...

midyattaki pirinci istiyorum!

Kalbim durucak sanki. Dayanamıyorum.
Cuma girdim sınava, hani gece üzerime üzerime geliyo o kodlar diyodum ya, aklımdan hiç gitmemişler saolsunlar, yapmışım sınavı, iyi geçmiş. (içeriden bilgi aldım:p)

Ama sonrası tam bir işkence oldu benim için. 2 kişiyiz. O da alınabilir ben de, hatta belki ikimiz de. Bugün yarın belli olucak. Cuma akşamı nasıl ağlıyorum aman allahım, görmen lazım. Tepiniyorum bildiğin. Çünkü bir anda deli gibi bir korku bastı beni. “İki kişi arasında kalındıysa kesin o alınır ben değil” diye.
İkimiz de alınsak keşke. Yoksa onun için de üzülücem. Ama olmazsa kendim için inanılmaz kahrolucam. Dayanamıyorum çünkü, öyle bir kaptırdım ki kendimi. Görsen bu kız orda çalışmıyo mu zaten yaa? Dersin. Benim şirketim orası oldu bir anda da ben burda misafirim gibi sanki.
Çok kaptırdım. Çok korkuyorum. Olmazsa kazığın üstüne oturcam sanki. Öyle canım acır yemin ederim.

Sabredemiyorum. Aşık olmuş gibiyim böyle, aynı semptomları yaşıyorum. İçim kıpır kıpır, gözlerim yanıyo, sinirlerim alt üst oldu, nasıl stresim nasıl sinirliyim. Sürekli bir yalvarma halindeyim “Allah’ım nooolurrsunnnnn lütfeeennn” diye.


Haber gelse de rahatlasam. Sevinceksem hayvan gibi naralar atıp sevinsem, üzülceksem oturduğum kazığa ağıtlar yaksam. Ama bitse şu süreç...
Yoksa zaten belirsizlik yüzünden, adam gibi hiç bi iş yapamadığım için burdan da kovulucam o olucak yani. Ne bulgur kalcak elde ne pirinç...

25 Haziran 2010 Cuma

Bihter'in hoppidi memeleri

Dün Bihter öldü... Benim aklımda dizinin son bölümüne ait kalan tek şey, kalbine kurşunu sıktıya hani, yere düştü sonra. İşte orda tv’nin orta yerine denk gelen göğüsleriydi. Evet aklımda bi tek bu kaldı. (Behlül’ün son sahnesini hatırlayamadığım için memnunum ve de, Behlül kaçar ne yahu, orda dencek laf mı)
Belki biraz da bacakları kalmıştır aklımda, yok diyemem şimdi. Ama göğüsleri. Ah Allah’ım yaaa, her türlü göğüs dekoltesi hayranı olan bana birazcık daha büyük göğüs veremez miydin?
Bu Beren Saat gacısına ayrıca uyuzum ama. Yüzü o kadar güzel zaten. Götü, başı, bacağı, memesi, ne biliyim işte en azından bunlardan biri daha normal olabilirdi, hepsinin kusursuza yakın olması gerekmezdi ki. Götün çok güzeldir mesala, arkadan afetsin, yüzüne bakarsın, nötürler birbirini. Ya da taş gibi, diri göğüslerin vardır, hani südyen takmadan da füze gibi duranlardan, he işte, ama popon harran ovası gibidir. Yüzün bebek gibidir ama boyun çok uzun değildir... gibi. Örnekler çoğaltılabilinir pek ala. Ama bu kadın. Yok yani, her türlü taş. (Ulan bi gece de fanı oldum resmen, görmeyeydim dün gece o memeleri de rahat rahat devam edeydim yaşantıma, nolurdu.) Bi garip yürüyo, yürüyemiyor hatta ama napıcan o da ona has bir şey işte. O kadar seksiliğin yanına sevimliliği de katar hatta, daha beter.

Amaaaan işte. Diyiceğim o ki; izledim izledim izledim diziyi, sonra o sahnede “Allah’ım nooolur bi geçmesin şu sahne, ne güzel düştü lan, ben düşsem nasıl bi görüntü olur acaba, neyse şimdi onu düşünmeyelim, bi görüntü de olmaz zaten. Bak bak bak nasıl da güzel hoppidi hoppidi yapıyo hala” diye düşünürken sapık gibi hissettim kendimi. Aslında sapık değilim ama. Sadece kıskandım ve özendim. Allah sahibine bağışlasın derim valla ancak, tek bi kötü şey de düşünmem.

O diil de galiba ben ciddi ciddi silikon taktırmak istiyorum:S Ben de istiyorum lan, düştüğümde bir görüntü oluşsun öyle hoppidi hoppidi. Hakkım değil mi yani?

24 Haziran 2010 Perşembe

kabus kodlar

Öss’ye dün geceki kadar çalışsaydım Odtü, Boğaziçi falan, istediğim okulda, yıllarca hayalim olan moleküler biyolojide okurdum heralde. Ya da hadi okuyamadım, hali hazırda 2. veya 3. sınıfta aldığım veri analizi dersinde bu hevesi gösterseydim, gıcık hocamın göz bebeği olurdum. Vallahi olurdum.

Bir ihtimal var. Hayatımı tekrardan farklı bir istikamete yönlendirebilmem için. Çok heyecanlıyım öyle böyle değil. Ancak önümde küçük bir engel var: SQL
O engeli aşabilirsem eğer, iş değiştiricem galiba. Yarın büyük gün. Ve ben dün gece aralıksız çalıştım bu engel için, nasıl hırs yapmışsam, nasıl istiyorsam artık. Şimdiye kadar çokktaaan “amaaan yapamıyorum yani, ne gerek var, kalsın tamam istemiyorum” demem gerekirdi. Oysa ben naaptım, dün gece kendisini “SQL duayeni” ilan ettiğim sevgilimin arkadaşıyla heves içinde çalıştım. İstiyorum yaa öyle böyle değil, gerçekten istiyorum, taaa içimde bi yerlerde böyle kıpır kıpır.
Bütün gece uyumadım neredeyse, dün en öğrendiysem, neyde takıldıysam, ne kod yazıp durduysam hepsi üşüşmüşlerdi gece başıma. ‘Count’lar üstüme gelirken uyanıyorum, tam gözümü kapatıyorum bu defa da ‘distinct’ geliyo, anam dur bi açıyım gözümü de rahatlıyım diyorum bu sefer bir kalıp kod beynimde dönüp, “doğru muyuz sence, yanlış mıyııızz, baksana bizeee” diye şarkı söylemeye başlıyor.
Fıttırıcaktım, sabah yüzüm gözüm şiş, mide bulantısıyla uyandım, böyle panik, heyacan, istek, korku, ne kadar his varsa hissedebileceğim, hepsini hissediyorum, iğrenç.
1 gecem daha var. Halledebilirsem, yarın yüz akıyla çıkıcam ordan. Yoksa hayal kırıklığı... Hem de en eziğinden.

O değil de, daha kötüsü var bir de. Ben sanki haftaya işten ayrılcakmış gibi bir halet-i ruhiyeye girdim böyle. Deli miyim neyim? Müdürüme nasıl söyliyiceğimi düşünmeye başladım. İşlerimi toparlamaya, arkamda dağınık bir iş yığını bırakmıyım diye, excel tablolarıma notlar düşmeye falan başladım. Hani benden sonra işleri devralacak kişi bakınca ne yapıldığını anlasın falan diye. Bildiğin toparlıyorum, her şeyi basite indirgeyip bırakıyım diye bir mantık içerisindeyim resmen.

Korkuyorum. Bu çok heveslendiğimin göstergesi çünkü. Olmazsa çok koyucak belli. Ama elimde değil. Gitmeliymişim ve gidicekmişim gibi hissediyorum.

Etrafımdaki herkese dua etmeleri için yalvarıyorum bildiğin. Sen niye etmiyosun diyiceksin, edemiyorum. O kadar çok istiyorum ki, yanlış bir dua edicekmişim diye korkuyorum.

23 Haziran 2010 Çarşamba

bazen ben mi insanları tanıyamıyorum diyorum ya da hala çok safım

Hani şu yazımda bahsettiğim şirketin karaktersiz tipleri vardı ya, onların ele başısıyla bugün bütün gün toplantı odasında çalışmak zorundaydım.
Böyle muhabbet o bu derken, adamın bambaşka bi yönünü keşfettim. Ben ki bu insan için kelimenin tam anlamıyla “kötü” ifadesini kullanırdım, bahsettiğim ota boka her şeye kötü deriz ya, öyle değil, safi kötü. Çıkarı olmadığı halde, sadece kötü olmak için “kötü”.
Neyse bir an dedim, lan harbi tanımıyo muyum insanları acaba? Yoksa ben mi çok safım da bi anlık yakınlıkla hemen eritiyorum buzları, değiştirebiliyorum düşüncelerimi?
Ama öyle oldu işte. Bi an sanki kendine özel bir şeyi benimle paylaştı. Dolaylı olarak ortak bir noktamız vardı. Ben bir an için kendimi onun yerine koydum. Ve işte olan oldu, aklımdan geçti işte; acaba o kadar da kötü değil mi?
Bu düşünceler benim sonum olabilir yaa, o kadar diyim sana. Bir kere böyle düşündüm ya, ne sorsa içten içten cevaplarım artık. O benimle özel bir şey paylaştı, ben tutar bütün özelimi anlatırım, o derece. Aleyhime mi kullanır, başıma dert mi açar, gidip arkamdan dedikodumu mu yapar, güler mi kötü kötü “ha ha haa” diye. Bir düşün be, düşün bi. Ama hiiiç.. Bir tanesini bile düşünmem. Salak mıyım acaba diyorum bazen. Zeki diye geçinen aptallardanım galiba.

Böyle işte.. Çözemedim şimdi.. Sevsem mi bu adamıııı sevmesem mi...

Hey insanlarrr!! Allah için çıkarın atın şu maskelerinizi de bir rahat yaşayalım ama yaa. Yeter yani, paranoyak oldum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

iyilik yapıp denize atamamak

Hani böyle olur ya bir şey yaparsın, birini ilgilendirir, hayatındaki önemli birini ilgilendirir. Yaptığın her neyse onun için yaparsın. Onu savunursun ya da bir iyilik yaparsın. Ne biliyim işte, yaparsın da sonra denize atarsın hani.

İşte ben denize atamam. Atamıyorum yani galiba... Hemen bir yolunu bulup söylerim; “Senin için böyle böyle dedi amaaa ben korudum canım seni, böyle böyle dedim. Üstüne bir de şunu dedim, kaldı öyle. Aaa ne ayıp yani, söyletir miyim hiç sana laf ben, yok artık...” diye gizli gizli de övünür dururum.
Süper bir şey mi yaptım. Aaa çatlarım ortaya çıkarmazsam, napar eder bulurum yolunu, yumurtlarım.

İşte ben böyle bir insanken bu sabah iş arkadaşımdan sevgilimle ilgili duyduklarım utandırdı beni. Utandım, valla bak. Dün başka bir iş arkadaşım evleniyodu (Allah mesut bahtiyar etsin, burdan da söyleyiveriyim hemen), biz de gittik tabi. Bir ara ben yokken masada, şirketin karaktersiz ekibi, geyiğin sınırını bilmeyen insanlar toğluluğu, saçma sapan konuşmuş yine espri yaptıklarını sanıp. Bizimki cevabını vermiş. Ama tek kelime etmedi bana sonradan.

Sabah iki ayrı arkadaşımdan duydum, “ne iyi etti, içinmin yağları eridi valla billa” diye. Bi mutlu oldum, bi sevindim, böyle hemen gidiyim, sarılıyım, mıncırıyım onu istedim.

Hep böyle yapıyor, ben sonra başkasından öğreniyorum dedğini, yaptığını.
Sonra ayıplıyorum bi de kendimi. Bi tut be kızım dilini, bak kendiliğinden ortaya çıkınca nasıl cool duruyo!! Ama nerdeee, ille övünücem işte gizli gizli. Bendeki de böyle bi huy işte napıcan.

20 Haziran 2010 Pazar

okudum da... ya bir balta sapı olmazsam?

Heyecanlıyım.. Kararsızım da, her zaman ki gibi...

İş değiştirmek istiyorum. Ama hala ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Ordan oraya sıçramak da istemiyorum ama öyle oluyomuş gibi sanki. Bulunduğum yerden beni kurtaracak, daha iyi gibi gözüken her hangi bir işe atlayabiliyorum. Ya da atlamak isteyebiliyorum. Ben mi istikrarsızım bu kadar yoksa gerçekten içinde bulunduğum ortamlar yüzünden mi böyleyim bilemiyorum. Ama çok canımı sıkıyor bu durum. Kendime olan saygımda sallanmalar başladı. Hiç bir yerde mutlu olamıyıcakmışım, hiç bir iş beni tatmin etmeyecekmiş gibi geliyor. Ya da daha doğrusu ben bi boku beceremiyicekmişim gibi.

Korkuyorum o yüzden. Başarısız olmak her zaman en büyük kabusum oldu. Şimdi de ömrüm boyunca söylenip duran, bir türlü "iyi" olamayan bir çalışan olmakla karşı karşıyayım sanki. Öyle olmamalı.

Heyecanlıyım, çünkü bunları tersine çevirebilecek bir fırsat doğuyor gibi. Ama ne olucak, nasıl olucak, hatta olucak mı belli değil henüz. Çok kaptırmak istemiyorum, sonra olmazsa hayal kırıklığı yaşamıyım. Ama bi yanımda durmuyor, o şirkete geçmiş gibi hayal kuruyorum, planlar yapıyorum.

Burası olsun ve uzun zaman söylenmeden çalışabiliyim, "kariyerim bu yönde ilerlemeli, evet" diyebiliyim.

Lütfen...

18 Haziran 2010 Cuma

Toplanan Erkekler

Dün İstanbul'un bir ucundan gerçek anlamda diğer ucuna toplantıya gittim. O kadar mızmızlandım, "yaa göndermeyin beni nooluuur, uzağım ben çok uzaaak" diye mırın kırın ettim. Kimsenin umrunda olmadı. Neyse gittim hadi.

Şirketten biriyle buluştuk yolda, kahvaltımızı yaptık, gidilcek yeri bulduk. Arabayı park ettik falan derken. Bi baktım anam bi sürü herif kapıda doluşmuş cigara içiyolar. Ayyy üstlerine sinmese de, içeriyi sigara kokutup migrenli bi toplantı geçirmeme neden olmasalar bari, diye düşünerek, tanıdıklarıma selam verip üç beş konuşarak, tanımadıklarımın yüzüne bakmayarak çıktım yukarı toplantı salonuna. Girişte, ev sahibi olan, günde yüz defa telefonda konuşmak zorunda kaldığım kişiyle tokalaşırken "Ooo işte toplantımızın tek bayanı da geldi" dedi. Gülümsedim sadece, ne diyim yani "ehehe, ne güzel dimi, fantazi falan yapıcaksanız haberim olsun" mu? Neyse diyip geçemeden ben, sol taraftan bi ses, patronlardan birinin cıvık oğluna ait; "bikbikbik bey, hanfendi son günlerdeki toplantıların tek bayanı, sadece bu toplantının değil, ehuehue." Noluyoruz beee. Ezik hissettim kendimi, geçtim oturdum.

Toplantı sabah 9 buçuk akşam 5 arasındaydı. 20 Erkek (2'si Alman:p)ve ben... İlk başta tırstım valla ne yalan söyleyim. Sonra henüz yok olmayan öğrenci damarım tutu galiba, başladım not falan almaya. Üniversitede bir derste o kadar çok not almadım ama ben. İlk yarı bitti, bizim şirketin berbat yemeklerinden sonra süper karnımı doyuran bi yemek yedim. Valla o çok iyi geldi, oh be iyi ki gelmişim, aç karnımı doyurdular, diye düşündüm. Karnımı falan sıvalzadım, geğiricem o moda geldim yani.

Sonra tekrar iğrenç, kliamadan vs. yapış yapış olan o odaya geri döndüm ama yavaştan sıkılmaya da başladım yani.

Sıkılan sadece ben değilmişim meğerse. Yavaş yavaş, o kadar erkeğin bir araya gelip de hala neden saçma sapık espriler yapmadığına şaşırmama fırsat kalmadan başladı bizimkiler.
Bi de malım ben, safım, 12 yaşında yeni yetmeyim ya hani, anlamıyorum sanki ne demek istediklerini. Olayın geneli ortada, ayrıntılara girilmiyo ama "burda şimdi ayıp olur, bayan var" Lan manyaklar ben anlamıyo muyum senin "delik ne kadar darsa o kadar iyi, puhahahha, abi açmıyım konuyu şimdi ayıp" derken neyden bahsettiğini. İlkokul çocuğu mu duruyor karşında. (Filtre deliklerinden bahsediliyo bu arada burda, ne iş yapıyo bu kız demeyin sonra:p)

Bu bi örnek sadece. Alaman Amca espriyi patlatıyo, hadi bizim cıvık patron oğlu çevirmiyo ya da bi kısmını çeviriyo, İngilizce söylediğinde de ben anlamamış gibi saf saf bakmak durumunda kalıyorum öyle. Hani "aaa etraftaki insanlar gülüyo ama benim aklım çook başka yerlerde, ben başka bir şey düşünüyodum, kaçırdım konuyu" triplerine giriyorum.

Öyle işte... Sevmiyorum bu tarz gelişmemiş insanları. Ağzından tek bir küfür çıkmayanlardan değilim, bozuk bi ağzım olduğu bile söylenebilir belki ama her şey de yerinde güzel. İş ortamındaysan edebinle anlat ne anlatcaksan, defol git. Kaç kere gördün beni de saçma sapan espriler yapıyosun.

"İş hayatında kadının yeri kompozisyonlu yazımızda" gibi oldu bu yazı yaaa:) Normalde öyle kadınların ezik falan kaldığını düşünmem iş yaşamında valla, öyle histerik takıntılarım da yoktur ama sinir oldum dün.

Yine de iyi ki gitmişim diyorum tabi, şirkete geri dönmeyip dierkt eve gidince normalden 2 saat daha erken evde oldum. 6 buçukta evde olmak ne güzel bir şeymiş yaaa. Yattım, kalktım, okudum, onu yaptım bunu hallettim derken saat sadece 8 olmuştu ve ben yayıla yayıla Aşk-ı Memnu'nun iyice sapıtan sondan bi önceki bölümünü keyifle izledim.

Sinirim mi? Unuttum gitti... Kırk yılda bi eve erken gelmişim, onu mu takıcam.

16 Haziran 2010 Çarşamba

denizdeki yılan

Yaz aylarında işler duruluyo biz de... bir de müdürler falan böyle iş seyahatlerine falan çıkıyorlar, istedikleri analizler vs.ler de azalıyor, daha bi nefes alıyoruz dolayısıyla. Böyle tüm acil işlerimi hemen bitiriyim, giriyim internete bişiler okıyım, yazıyım moduna giriyorum. (Evet hiç ilginç değil, farkındayım:p)
------
Hayat ne kadar pislik yaa... Hep denize düşen yılana sarılır durumunu yaşatıyo bana. Önceki çalıştığım yer berbat bi yerdi. Böyle nasıl kurtuldum, kaçtım bilemedim. Sonra 1,5 ay falan iş aradım, burda başladım. Mezun olalı zaten 5 ay olmuş, ben böyle işsiz kalıcam korkusuyla karşıma çıkan ilk adam gibi maaşa atladım. 5 aydır da burda sürünüyorum ama. Allah var önceki işimle kıyaslanamaz tabi ama... Ya kötü ortam, berbat şartlar ama o işi seviyodum ben. Sektörü kötüydü. Şimdi de yaptığım iş memnun etmiyo beni, sektör durumu umrumda değil..o en kötüsü işte. Sırf zaman geçirmek için çalışıyorum sanki. Zamanımı doldurıyım da haftasonu gelsin.
Bekleyebilseydim keşke... İçime sinen işe baksaydım öncelikle, sadece beni rahatlatıcak maddi kısmına deği. Hayat sardın beni yine yılana. Uff yani...

şımarık hanfendi

Şımarık bir insan mıyım hiç bir zaman karar veremedim. Ben rahatsam şımarığım sanırım. Ya da olduğum yeri umursamazsam. Ne biliyim. Kimse sorsam ki?

Hafta içi 4 gün bin bir eziyetle ingilizce kursuna gidiyorum. Pazartesi – Salı idare eder, yarı ecnebi İngilizce hocam çok tatlı böyle bakmaya doyamıyorum. Pofuduk pofuduk. Zaman geçiyo, anlamıyorum. Ama o diğer günler gelen hoca... Aman tanrım yaaa, çekilir eziyet değil. Neyse konu da bu değil zaten.
Dün yarı ecnebi hocamın dersiydi, konu da kardeş dizilimine göre karakter yapısı. (O nası bi açıklama deme, bulamadım, ama anlatcam bi bekle) Kitaba bakıyoruz öyle mal mal. Diyo ki, ilk çocuksan, mıymıysın, bilmemnesin, ortancaysan süpersin yeteneklisin, mini çocuksan şımarıksın. O ne bee... Bi ortanca çocuk mu akıllı, adam olacak çocuk kıvamında yani.
Bizim yarı ecnebi hoca soruyo tabi, kim büyük, kim ortanca. Sen öyle misin, böyle misin. O musun şu musun? diye. Hayır ben küçük çocuğum mesela ama öyle bir abla var ki ben de büyük müsün küçük mü belli değil. Hadi ikiz gibiyiz diyip geçiyim şimdi.
Sıra geldi "kim küçük çocuk"a. Tek benmişim. Böyle bi atladım “ben ben benn” diye. Hani kitaba bakyolar “küçük sıpa şımarık olur”, bakıyolar bana “anam valla şımarıkmış dooru, tipe bak”
Duruldum hemen. Dur dedim dur bi ağır ol, napıyosun. Sordu “Şımarık mısın hanfendi sen?” diye pufuduk hocam. Ben son derece ciddi “Hayır, sometimes maybeeee” dedim. Sonra herkes güldü falan inanmamış inanmamış.
Bi düşündüm sonra şımarık mıyım ki ben yaa diye. Değilim ama. Yani kursta çok sıkılıyorum. Doğal olarak sağa sola sarıyorum böyle, cıvıyorum falan. Şımarık sanıyorlar beni.
Sevgilim de “ne kadar şımarıksın” diyip duruyo. Annem de moralim iyise şımardığımı söylüyor. Ama bazen “şımarıklıktan ne dediğini ne yaptığını bilmiyosun” da diyo.
Uff anlamadım ki.. Yeni bir ortama girdiğimde ağzımdan laf çıkmaz benim, öyle çekingenim. Sırf bu yüzden “ukala, burnu büyük, kendini beğenmiş, soğuk” olarak algılanırım. Halbuki bi bilseler utancımdan konuşmaya çalışsam boğazımdan hır hır bi ses çıkar.
Sonra bir şey oluyor ama. Alışınca oraya ortam şebeği mi oluyorum nedir. Yine de şımarık değilim, kabul etmek istemiyorum. Şımarıksam da suç mu. Valla kimseye zararım yok.

Not: Google a şımarık yazınca bu foto çıkıyıo. Böyle olucaksam eğer, şımarığım lan, var mı? Şımarığım işte.

15 Haziran 2010 Salı

haftanın günleri

Pazartesi ve Salı günleri çalışamıyorum. Pazartesi sendromum Pazar öğlen başlayıp Salı işten çıkana kadar devam ediyor. Ölü gibi oluyorum. Gözüme kalem bile çekmiyorum, öyle mutsuz, öyle hayattan bezmiş, öyle bitse de gitsek havasındayım.
Çarşamba böyle yavaş yavaş kendime gelme günüm. Ama yine de “ya bugün neden Cuma değil yaaa” nidalarıyla kalkıyorum. Çalışma konusunda biraz daha azimliyim ama. Pazartesi ve Salı mümkün olduğunca savdığım işleri bugün bitirmeye başlıyorum. Akşam olsa da gitsek durumum stabil hala.
Perşembeyi seviyorum. Cuma öncesi ya hani. Cumayı sevdiğim kadar seviyorum nerdeyse. Cumayı hediye ediyor diye mutlu olmaya başlayan ruh halimle karşılık veriyorum ona. Çalışıyorum o gün. Adapteyim işe, verin verin, onu da yapabilirim, yetişir yetişir bunu da yaparım gibi dolanıyorum ortalıkta. (Yalan! Dolanmak kelimesi tam bi yalan. Yerimden bile kalkamıyorum çoğu gün) Neyse. Sonuç olarak güzel bir gün Perşembe. Eskiden Aşk-ı memnuyu izlerdim bir de Perşembe akşamları, o yüzden de severdim.
Ve Cuma... Bir gün bu kadar mı güzel olur. Tatil arifesi, arifeleri sevmişimdir her zaman zaten. Aynı şeye benziyor, dondurmayı yiyebilmek için iştahla öncesindeki ana yemekleri silip süpürmeye. Ama şöyle bir problem var bu sefer de. Öyle mutlu oluyorum ki, çalışmaya odaklanmam zor oluyo bu defa. Bütün hafta bu günün gelmesi için surat asıp duruyorum sanki. O gün ışık saçma arzusuyla doluyum böyle. Sabah sabah işe gelip makyaj bile yapıyorum çoğu Cuma.

Sonuç olarak benim bütün hafta adam gibi çalışmadığım çıkıyor ortaya. Valla bak vicdan azabı çekicem şimdi. Ama yok hakkımı da yiyemiyicem. Bazen tüm hafta çay almaya bile kalkamıyorum yerimden. Deli gibi çalışıyorum, geceleri rüyalarımda ürün kodları, stoklar vs. görüyorum. Aklım işten sonra bile işte oluyor. İstemeyerek çalışıyorum tamam. Ama çalışıyorum yani...

14 Haziran 2010 Pazartesi

iş yerinde okuma saati

Ortaokuldayken Türkçe derslerimizden bir tanesi "okuma saati"ne çevrilmişti. Allah'ım nasıl eziyet! Hiç sevmezdim okumayı. 3 ay geçti geçmedi en sevdiğim ders oldu çıktı. Ortaokulumu hala minnetle anmamın nedenleri arasındadır o saatler. Okumanın, dolayısıyla yazmanın insana neler kattığını görmeyi borçluyum haftalık birer saatlere.

Önerim şirketlerde öğle saati gibi okuma / yazma saatleri olması. Evet istiyorum, dilekçe vericem bişi bakanlığına (o kısmı daha netleştiremedim de)

Böyle gizli gizli, birisi gelecek diye sol elimin parmakları ctrl + tab da, panik içinde bir şeyler okumayı sevmiyorum. Ama okumazsam da kendimi iyi hissetmiyorum.

Kural olsun. Hem bu millet neden okumuyor diyoruz. Yapalım işte bir şeyler, işe yarar belki. Çalışmıyım da nolursa yaparım diyen, kaytarmak için okuyacak olanları düşünün bi. Sadece onlar bile nasıl bir çoğunluk eder. %15'i okuma alışkanlığı kazansa.
Bak devlet kalkınır böyle böyle, kültür seviyemiz artar.
Nah buraya da yazıyorum. Bi denesinler, görücekler.

Yaşasın okuma saatleriii!!!

İyi olmanın yükü

İnsanların bana “ne kadar iyisin” demesinden nefret ederim eskiden beri. Gerçi artık kimse öyle şeyler demiyor ya.
Neyse. Eskiden derlerdi ama. Neden hiç bilmiyorum, gerçekten iyi biri olduğumu düşünmüyordum o zamanlar, vicdan azabı çektiriyordu bana o sözler. Şimdi dönüp baktığımda “iyiymişim ki aslında” diyebiliyorum. Kötülüklerle karşılaştıkça anladım kendimde kötü sandıklarımın ne kadar masum olduklarını.

Sevmezdim. Çünkü her insanın içinde bir kötü tarafın olduğuna inanırım. Ne kadar yok desek de çoğu zaman vardır hep kendi çıkarımızı da düşünen bir yan. Elbet vardır, insanız yani nasıl olmaz?!?

Sonra o “iyisin” lafı var ya... Nasıl bir yük bindirir insanın omuzlarına. İyisin iyisin, derler, öyle bir alıştırırlar ki seni, gün gelir kararın onlara ters diye kararsız kalırsın. “iyisin” kelimesinin eksikliği daha çok acı verir özünü kaybetmekten. “Kırılmasın şimdi bana, bu seferlik öyle yapıveriyim nolucak” diye başlar tüm özsaygını yitirmeye doğru gider sonra.
İnsanlara gebe kalırsın bir gün. “Kötü” kelimesi “sen iyisin”den önceki gibi değildir artık. Kötüdür. Daha bi acıdır. Acıtır, daha bi can yakar..
İnsanlar alışırlar çünkü. Öyle çok alışırlar ki, onlara ters düştüğünde kendi kararını uygulamış bir birey değil “değişmiş” bir insan olursun artık.

Sevmezdim o yüzden bana çok iyisin denmesini. Omuzunda bir yüktür. Söylendikçe ağırlaşır...